OPR. DR. MÜNİR DERMAN’IN SIRLI SÖZLERİ ve ÇÖZÜMLEMELER
"İçinde taşan temiz aydınlığa dokunmak gerek ama… Henüz şüphelerin tamamıyla boşalmadı. Bu lâfı herkes kendi manevi tarafı derecesinde anlar." – Opr. Dr. Hüseyin Münir Derman
Fatiha suresine binlerce tefsir, yüzlerce fıkıh uleması izahlar yapmıştır… Bu izahları okumuşuzdur çoğumuz… Peki, içimize girmiş midir? Yoksa yalnızca kulağımıza değip geçmiş midir? Kulağa değip geçen söz, bâtına inmez… Bâtına inmeyen söz, ruhu dönüştürmez… Ruhu dönüştürmeyen ilim, yalnızca bir yüktür insanın sırtında…
Fatiha kelimesinin manası; başlangıcı olmayan başlangıç manasınadır… Burada durup düşünmek gerek… Başlangıcı olmayan bir başlangıç nasıl olur? Bu, aklın sınırına dayanan, oradan öteye geçemeyen bir sırdır… Başlangıcı olmayan tek varlık, Âlemlerin Rabbi olan Allah'tır… Öyleyse Fatiha, O'nun başlangıçsız varlığından bir kapı açılmasıdır insana… Bu kapıdan girebilen, zamansızlığın sırrına değer… Giremeyense kapının önünde bekler, bekler, bir ömür bekler…
Fatiha'ya Kur'anın kalbi derler… Neden kalp? Çünkü kalp, bedenin hayat kaynağıdır; kalp durduğunda beden ölür… Fatiha da Kur'anın hayat kaynağıdır; Fatiha'sız namaz olmaz, Fatiha'sız dua tamam olmaz, Fatiha'sız Kur'an tilavetinin başı yoktur… Kalpsiz beden nasıl bir ceset ise, Fatiha'sız ibadet de öylece ruhsuz bir harekettir… Hareket var, hayat yok…
Fatiha, aslında Rahman'ın kullarına kendisiyle nasıl temas edileceğini ve ne isteyeceğini bildiren ilahi bir protokoldür… Bunu iyi anla… Protokol ne demek? Bir makama, bir sultana nasıl hitap edileceğinin, ne söyleneceğinin, ne isteneceğinin usulü demek… Âlemlerin Rabbi olan Allah, kullarına: "Bana böyle hitap edin, benden böyle isteyin, böyle şükredin…" buyuruyor… Bu, yüce bir lütuf… Kulun, Rabbine nasıl yaklaşacağını bizzat Rabbin öğretmesi… Yoksa kul, kendi başına bu edebe nasıl ulaşabilirdi ki?
Rahman suresi ayetlerine dikkat et… Gizli hakikatleri anla… Anladım deyip geçme…
"Rahman Kur'anı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı ilham etti…"
Burada sıralama çok mühim… Önce Kur'an, sonra insan… Demek ki Kur'an, insandan önce var… Demek ki Kur'an, insanın yaratılış sebebidir… İnsan, Kur'anı okusun, anlasın, yaşasın diye yaratılmıştır… Yoksa insan, Kur'ansız bir varlık olarak mı tasarlanmış? Hayır… İnsan, Kur'an için yaratılmış; Kur'an, insan için indirilmiş… Bu iki hakikat, birbirinin aynasıdır…
"Güneş ve ay hesaplı…"
Güneş ve ay, bir hesaba tabii… Bu hesap, manyetik bir kader hesabıdır… Gökyüzündeki yıldızlar nasıl ki insanın alınyazısıyla irtibatlı ise, güneş ve ay da zamanın akışıyla, namaz vakitleriyle, ibadetlerin takvimiyle irtibatlıdır… Fatiha'nın okunacağı vakit de bu hesabın içindedir… Sabah namazında okunan Fatiha başkadır, öğle namazında okunan başka, cenaze namazında okunan bambaşka… Aynı kelimeler, farklı vakitlerde farklı tecellilere kapı açar… Bu, güneş ve ayın hesabındaki sırrın bir yansımasıdır…
"Çemen ve ağaç Rahman'a secde ederler…"
Ot ve ağaç secde ediyor… Gözle görülmez bu secde, zahir gözle… Çünkü onların secdesi ruhani bir boyuttadır… Bitkiler, hayvanlar, dağlar, taşlar; hepsi kendi lisanlarında Allah'ı tesbih eder, O'na secde ederler… İnsan, bu hakikati göremez; çünkü insanın gözü, yalnızca kendi âleminin simülasyonunu görür… Başka âlemlerin secdesini görmek için, o âlemlerin görme kanunlarına tabii olmak gerekir… Velayet makamına ulaşan kimi veliler, dağların, taşların, bitkilerin zikrini işitirler… Bu, keşif makamının bir ihsanıdır…
Bismillahirrahmanirrahim: Rahman, Rahim diyerek demektir… Yani ben de Allah diyerek, Rahman Rahim diyerek, O'ndan dışarı değilim… Ben de O'nun Rahman Rahimliğinin içindeyim…
Burada çok derin bir sır var… İnsan, Bismillah dediğinde, kendisini Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatlarının içine yerleştiriyor… Dışarıda değil, içeride… Çünkü Rahman ve Rahim, bütün âlemleri kuşatmıştır… Hiçbir şey bu kuşatmanın dışında değildir… Küfür bile, Allah'ın Kahhar sıfatının tecellisi olarak bu kuşatmanın içindedir… Öyleyse insan, Bismillah dediğinde aslında şunu itiraf ediyor: "Ben, Senin dışında değilim, Senin içindeyim, Senin esma tecellilerinin bir aynasıyım…"
Rahman: Öteki âlemde rahmeti hudutsuz olan… Rahim: Bu dünyada merhameti hudutsuz olan… Dikkat edilirse, rahmeti hudutsuz olan, hudutsuz merhameti olan… Aralarındaki ince ve büyük manayı anlamaya çalış… Muhakkak öğren…
Rahman, ahirete bakar; Rahim, dünyaya bakar… Rahman, sonsuzluğun rahmetidir; Rahim, faniliğin merhameti… Rahman'ın rahmeti, Cennetin kapılarını açar; Rahim'in merhameti, dünyadaki çileleri hafifletir… İkisi de aynı kaynaktan, aynı Zat-ı Mübarekeden… Ancak tecelli alanları farklı… Bunu bilmek, esmaların sırrını bilmeye açılan bir kapıdır…
"Allah'u Ekber" cümlesine dikkat et… "Allah büyüktür" demek, tümüyle yanlıştır… Çünkü "büyüktür" demek, bir karşılaştırma ifadesidir… Bir şeyi büyük demek için, küçük olan başka bir şey gerekir… Allah için böyle bir karşılaştırma söz konusu olamaz… O, karşılaştırılacak hiçbir şeyle mukayese edilemez… Büyük ararsan işte O büyük… Büyük, O'dur… Başka büyük yok ki O'nunla karşılaştırasın… "Allah büyüktür" cümlesi, kelime yetersizliğinden tümüyle yanlıştır… Hatta bilmeyerek küçültme vardır… Küfre kadar gider… Şirk olur… Allah… O… Büyük… Ekber…
Bu, çok ince bir nokta… Dilin sınırı, hakikatin sınırı değildir… Dil, hakikati ifade etmekte aciz kalır… "Allah büyüktür" diyen, farkında olmadan O'nu bir şeyle kıyaslamış oluyor… Oysa O, kıyassızdır, benzersizdir, eşsizdir… Bundan dolayıdır ki veliler, Allah'ı anlatmaktan kaçınırlar; yalnızca O'na işaret ederler… Çünkü anlatmak, sınırlamaktır; O ise sınırsızdır…
Hamd kelimesinin manası hiçbir dilde yoktur… Bu, Allah'ça bir kelimedir… O kadar…
Hamd, şükürden farklıdır… Şükür, bir nimete karşılık yapılır… Hamd ise nimetten bağımsızdır… Nimet olsa da olmasa da, bela gelse de gelmese de, hamd edilir… Çünkü hamd, Allah'ın Zat'ına yöneliktir, fiillerine değil… Hamd, O'nun var olmasına, O'nun O olmasına yapılan bir övgüdür… Bu manada, hamd kelimesinin karşılığı hiçbir dilde yoktur… Arapça bile bu kelimeyi tam karşılamaz; çünkü bu kelime, Allah'ın kendi kendisine koyduğu bir isimdir…
Din günü ne demektir?
Din günü: Dünyadan öteye gittiğin zaman… Öte nedir, bunu bilmezsen sözümüz yok… Dünyadaki kabahat ve iyiliklerin bir gün hesabı olacağı, işte o ne zaman ise oranın hakimi, sahibi yalnız O'dur demektir…
Kıyamet günü, bütün simülasyonların ortadan kalktığı gündür… O gün, bütün perdeler açılır… Dünya hayatının bir rüya olduğu anlaşılır… Berzah'ın da bir simülasyon olduğu görülür… O gün, yalnızca hakikat kalır… Simülasyon olmayan iki yurt: Cennet ve Cehennem… Kıyamet günü, insanlar bu iki yurttan birine giderler… Başka seçenek yoktur…
"Biz yalnız Sana kulluk ederiz, ancak Senden yardım isteriz…"
Bu iki cümle, Fatiha'nın özüdür… Birincisi: Kulluk yalnız Allah'adır, başkasına değil… İkincisi: Yardım yalnız Allah'tandır, başkasından değil… Bu iki hakikati içselleştiren insan, şirkten kurtulmuştur… Çünkü şirk, kulluk veya yardım isteme noktasında Allah'tan başkasına yönelmektir…
Amin, burada Allah'ın kabul ettiğinin gizli işaretidir… Zira bana böyle dua edin diyor… Kim? O. Daha ne istiyorsun?
Amin kelimesi, sıradan bir kelime değildir… Amin dediğinde, Allah'ın "kabul ettim" dediğini işitmiş gibisin… Çünkü Fatiha'yı okutan, Allah'tır; Fatiha'nın sonunda Amin dedirten de Allah'tır… Kul, bu protokolü uyguladığında, Allah'ın vaat ettiği kabule mazhar olur… Ancak bunun şartı, Fatiha'nın içine girmektir… Dışından okumak, yalnızca dili hareket ettirmektir; içine girmekse kalbi dönüştürmektir…
Fatiha, canlıya da ahirete intikal etmişe de her yerde okunur… Yalnız yerinde okunmasını bilmek çok mühimdir… O zaman ilahi tesiri görülür…
Fatiha'nın okunduğu yer, vakit, niyet; hepsi tesirini belirler… Cenaze arkasından okunan Fatiha, hastaya okunan Fatiha, namazda okunan Fatiha; hepsi Fatiha'dır ama tesir dereceleri farklıdır… Bunu bilmek, velayet ilmindendir… Sıradan insanlar, yalnızca kelimeleri okurlar; velilerse kelimelerin arkasındaki sırrı görürler…
Gelişigüzel olursa: Senin namazda alel acele okuduğun Fatiha, "Lillahil Fatiha" denildiği zaman okuduğun Fatihanın cinsinden olur… O zaman elini yüzüne sürmekten utan… Fayda arama bunda…
Bu, çok sert bir uyarı… Namazda acele acele, düşünmeden, hissetmeden, içine girmeden okunan Fatiha; tıpkı sofralarda, mevlitlerde, "Lillahil Fatiha" denildiğinde ağızdan dökülen Fatiha gibidir… İkisi de zahirde Fatiha'dır; bâtında ise ikisi de boştur… Çünkü kalp işin içinde değildir… Dil hareket etmiştir, kalp hareketsiz kalmıştır… Böyle Fatiha'dan fayda bekleme… Bekledikçe, şüpheye düşersin… İnanman sarsılır… Namazda başka şeyler aklına gelir… Kabahat bulmaya başlarsın… Oysa kabahat, okuduğun veya dinlediğin Fatiha'nın içine girememendendir…
Fatiha'sız namaz olmaz ha… O halde diğerleri hiç olmaz…
Namaz, Fatiha üzerine kuruludur… Fatiha olmadan namaz, temelsiz bina gibidir… Temel yoksa, üzerine ne inşa edersen et, bir gün yıkılır… Fatiha'sız namaz kıldım diyenler, aslında namaz kılmamışlardır… Yalnızca namaz kılıyor gibi görünmüşlerdir… Simülasyon namaz kılmışlardır… Hakiki namaz, Fatiha'nın içine girmekle başlar…
Kendi kendini kandırma… Evlât… Efendi… Beyefendi… Hacı amca… Şeyh hazretleri… Tarikatçılar… Evliya diye geçinenler… Mürşit beyler… Hele bizim namazımız kılınmıştır diyen süper serseriler…
Bu sözler, zahiren sert görünür… Ancak bâtına bakıldığında, büyük bir şefkatin ifadesidir… Çünkü insanları uyandırmaya çalışıyor… Unvanlar, kıyafetler, dış görünüşler; bunların hiçbiri kurtuluş garantisi değildir… Şeyh sarığı saran nice insan, kalbi karanlık olabilir… Tarikat cübbesi giyen nice kimse, nefis mertebelerinin ilkinde takılıp kalmış olabilir… "Bizim namazımız kılınmıştır" diyenler, aslında en büyük tehlike içindedirler… Çünkü kendilerini garantide sanıyorlar… Oysa garantide sanan, yolculuğu bırakmıştır… Yolculuğu bırakan, hedefe ulaşamaz…
Fatiha, kâinatta her şeye yeter artar…
Bu söz, Fatiha'nın azametini gösterir… Fatiha, yalnızca bir sure değildir… Fatiha, bütün Kur'anın özüdür… Bütün duaların anasıdır… Bütün ibadetlerin temelidir… Fatiha'yı hakkıyla anlayan, Kur'anı anlamıştır… Fatiha'yı hakkıyla okuyan, bütün duaları okumuştur… Bu manada Fatiha, kâinattaki her ihtiyaca yeter… Şifa için Fatiha, bereket için Fatiha, koruma için Fatiha, hidayet için Fatiha… Her şey için Fatiha…
Bu gibi işlerde dışarıdan içeriye bakarsan bir şey göremezsin… İçeriden dışarıya bakarsan o zaman iş başkadır… Kendini bulmak, Hakk'ı bulmaktır… Kaç kula nasip olmuştur?
İşte sözün özü budur… Dışarıdan bakmak, zahire bakmaktır… İçeriden bakmak, bâtına bakmaktır… Zahirde takılıp kalan, Fatiha'yı yalnızca yedi ayet olarak görür… Bâtına geçen, Fatiha'da bütün kâinatın sırrını görür… Kendini bulmak, Hakk'ı bulmaktır… Çünkü insan, Allah'ın yüce sırrıdır… Kendini tanıyan, Rabbini tanır… Kendini bilmeyen, Rabbini nasıl bilsin?
Kendi kendini anlamak için aklının Cebrail'i olmak lâzımdır…
Bu, çok yüce bir söz… Cebrail Aleyhisselam, vahyi getiren melektir… Vahiy, ilahi hakikattir… Aklın Cebrail olması demek, aklın ilahi hakikatleri alacak kıvama gelmesi demek… Bu kıvama gelmemiş akıl, Fatiha'yı okur ama anlamaz… Harfleri telaffuz eder ama sırra ulaşamaz… Aklın Cebrail olması için, kalbin temizlenmesi gerekir… Kalp temizlenmeden akıl nurlanmaz… Akıl nurlanmadan hakikat görünmez…
Resulü Ekrem'i çevreleyen mübarekler "Müslümanız" diyorlardı… Biz de "biz Müslümanız" diyoruz… Birimizin yalan söylediği muhakkak… Onlar mı, biz mi? Onlar kim, biz kim? Düşün biraz…
Bu, insanı sarsan bir soru… Sahabe-i Kiram "Müslümanız" diyordu… Biz de "Müslümanız" diyoruz… Aynı kelimeyi kullanıyoruz… Ancak kelimenin arkasındaki hakikat aynı mı? Onlar, mallarını, canlarını, ailelerini Allah yolunda feda ettiler… Biz ne feda ettik? Onlar, Fatiha'yı okurken gözyaşları içinde okudular… Biz, acele acele, bir an önce bitsin diye okuyoruz… Aynı kelime, farklı hakikatler… Birimizin yalan söylediği muhakkak…
Yanlış kullanılan ve suistimale uğramış çok laflarımız vardır… Mesela: Estağfirullah… "Allah'tan mağfiret talep ederim, yanlış yaptım" demektir… Bu, hem Allah'tan özür dilemek, hem af talep etmek duasıdır… Halbuki: Kendisine büyüklük isnat edecek sözleri bununla karşılamak doğru değildir… "Estağfirullah efendim" deme böyle… Mağfiret: Kulların günahının Settar ile örtülmesi ve bağışlanmasıdır…
Kelimelerin içi boşaltılmış… Estağfirullah, günümüzde "rica ederim," "özür dilerim," "yok canım" gibi manalarda kullanılıyor… Oysa bu kelime, Allah'tan mağfiret istemektir… Günahların örtülmesini, bağışlanmasını talep etmektir… Settar esmasının tecellisine sığınmaktır… Bu kadar derin bir kelimeyi, sıradan bir nezaket ifadesi olarak kullanmak; kelimenin hakkını vermemektir… Kelimeler, içleri boşaltılınca güçlerini kaybederler… Güçlerini kaybeden kelimeler, artık sır taşımaz olurlar…
Maruf: Aklın idrak ve şer'in tahsin ettiği fiil, amel, hareket, söz… Bu, marufdur… Zıddı ise münkirdir…
Maruf, tanınan demektir… Akıl ve şeriat tarafından güzel görülen, onaylanan şeyler marufdur… Fatiha'yı hakkıyla okumak marufdur… Namazı huşu içinde kılmak marufdur… Allah'ı zikretmek marufdur… Bunların zıddı münkirdir… Münkir, inkâr edilen demektir… Akıl ve şeriatın reddettiği şeyler münkirdir… Fatiha'yı gelişigüzel okumak, namazı acele acele kılmak, Allah'ı unutmak; bunlar münkirdir…
Sonuç olarak Fatiha; başlangıcı olmayan başlangıçtır, Kur'anın kalbidir, Rahman'ın kullarıyla nasıl temas kuracaklarını öğrettiği ilahi protokoldür… Fatiha, dışarıdan bakana yedi ayet görünür; içeriden bakana bütün kâinat görünür… Fatiha'nın içine girmek, kendini bulmaktır; kendini bulmak, Hakk'ı bulmaktır… Bu sırra eren kaç kişi vardır? Azlardan da daha az…
Fatiha, kâinatta her şeye yeter artar… Ancak şartı var: İçine girmek…
Anlattıklarımızın en doğrusunu; yalnızca Âlemlerin Rabbi olan Allah bilir.
Ferhat Saul Aaron