Körlük
“İnsanlar gördüm
Havı dökülmüş insanlar arasında
Sonu belirsiz bir yoldu yürüdüğüm
Gördüm gözlerimle, insanların binbir yalnızlığını
Her biri bir diğerine payanda…”
Yeni ve güzel bir gün. Güneşin, gülümseyen sıcak yüzünü cömertçe gösterdiği bir mevsim. Gökyüzünde tirşe mavi bulutlar, bir ırmakta akan hercai yapraklar gibi geçip gitmekte. Kapı çalınıyor, bir misafir gelmiş olmalı. Ama bu gelen kim olabilir ki? Kapıyı açıyorum. Yetmişli yaşları aşkın, oldukça dinç, aksakallı bir dede. Yeşil gözleri, ilahi aşkın yağmurunda ıslanmış esmaların nuruyla ışıl ışıl parlayarak bana dikkatlice bakıyor. Nefsine ait hiçbir sıfat belirtisi de yok üzerinde, bahar meltemlerinde salınan akçaağaçların nazlı yaprakları gibi ruhu oldukça hafif. İlahi aşk esması olan Vedüd’ün etkileyici nuru, tanımsız bir sevgi çekimi oluşturuyor kendisine. Bu esmanın nuru, ruhani bedenine bir ayna olmuş sanki…
“Selamunaleyküm. Ben, Tanrı misafiriyim. Misafir kabul eder misiniz?”
Aksakallının evliyadan bir zat olduğu yansıyor gönlüme. Hürmetle selamına karşılık veriyorum, kendisini içeri buyur ediyorum. Evimiz, atalarımızdan kalma mütevazı kerpiç bir ev. Evin içinde, kimi zaman göze görünen manevi zatlar hiç eksik değil. Hane halkını sabah namazına kaldırmak için kapıyı çaldıkları çok olmuştur. Şayet, kapının çalınmasıyla sabah namazına kalkılmamışsa bu defa da pencerenin camını dövdüklerine hane halkı bolca tanık olmuştur…
Bir kahve yapıldı. Aksakallı dedeyle birlikte kahvelerimizi yudumluyoruz. Odada mistik bir hava hâkim… Derin bir sessizlik… Kalp gözüyle işbirliği halinde olan büyüleyici yeşil gözleri dikkatli bir nazarla bizi tarıyor… Oysa biz, kendisini çoktan algılamışız… Aksakallı dede, kadifemsi bir sesle ortamın sessizliğini bozuyor.
“Sizi manevi âlemden görüp geldim. Size manevi emanetleri bırakmak istiyorum.”
Kendisine hiçbir yanıt vermeden sükût halinde aksakallıyı inceliyorum. Gerçek bir evliya zat olduğuna yönelik bilgiler her taraftan uçuşup gönlümüze doluyor. Kendisinin kalp gözünü sınamak istiyorum. Bu evde, manevi zatların hane halkını sabah namazına kaldırmak için kapıyı çaldıklarını, namaza kalkılmazsa pencerenin camını dövdüklerini anlatıyorum. Bunları yapanın kim olduğunu soruyorum. Aksakallı dede, elindeki kahve fincanını sehpanın üzerine bırakıyor. Gözünü kapayıp elindeki tespihle bazı esmalar çekerek manevi âlemle bağlantı kuruyor. İçeride; sırlı ve ruhani bir havanın sonu kestirilemedik rüzgârı, üfül üfül esiyor. Sakin ve güven dolu bir ruh haliyle aksakallı dedeyi izliyorum. Birkaç dakika sonra gözlerini açıyor. Pencereden, bir yeri işaret ediyor. İki ev ötemizdeki bir evin avlusundaki erik ağacını bana gösteriyor. Birlikte, oraya doğru dikkatlice bakıyoruz.
O erik ağacının altında şehit olan çok büyük bir evliya bulunduğunu, bu evliyanın hane halkını sevdiğini, kapıyı çalıp pencereyi döverek sabah namazına kaldırdığını ve bizlere manen yardım ettiğini söylüyor. Evi, sürekli temiz tutmamızı öğütlüyor. Annemler ve yaşlı kadınlar da hep yıllarca bunu söyleyip dururlardı, demek ki bir gerçekliği varmış. Aksakallının manevi fethi, -kalp gözüyle gördükleri- tümüyle gerçekti. Aksakallı, bu sınavdan yüzakıyla çıkmıştı…
Ancak, Aksakallı dede bir şeyin farkında değildi. Biz, Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin ruhani terbiyesi ve himayesi altındaydık ve O yüce zatın talebesiydik, onun ruhani himayesi ve himmetiyle de yoluna hizmet ediyorduk. İşimiz, o dönemde buydu… Gavsul Azam’dan ayrılıp bir başka tarikattan el alsam, hakikat noktasında Allah’tan ayrılmış olurdum ve bunun da bir karşılığı olurdu: Feci bir şekilde manevi olarak vurulup öldürülmek… Ben, bunu, çok iyi biliyordum…
Bir ara, Aksakallıya; vermek istediği esmanın ne olduğunu, bu esmayı çekince nasıl bir manevi fetih olacağını sordum. Aksakallı; “(……) esmasını günde 33 bin defa çekeceksin, kısa bir süre sonra manevi fetih başlayacak. İlk önce kabir âlemini göreceksin, sonra da cinler, melekler âlemini; daha sonra da bütün ihtişamıyla cennet yurdunu göreceksin.” dedi.
Sessizlik ve derin bir sükût… Teklif çok güzeldi… Daha ne olsun? Ayağımıza kadar gelmiş büyük kısmetimiz… Böylesi bir fırsat kaçırılır mı hiç? Bu fırsatı kaçırmak için deli olmak lazım. Ama biz, zaten deliydik…
Aksakallı dedeye teşekkür ettim. Bunu yapamayacağımı, teklifi için kendisine minnettar olduğumu söyledim. Arkamızdaki manevi gücün ayrımında değildi. Bunu görmeye belli ki güç yetiremiyordu. Ama Aksakallı dede, kararlıydı bize manevi emaneti bırakmaya. Vazgeçmiş bir ruh hali de yoktu tavırlarında. Bir sessizlik oldu… Manevi hayatla ilgili karşılıklı koyu bir sohbetimiz oldu kendisiyle. Bir saat kadar kaldı kalmadı, sonra da müsaade isteyip bizlerle vedalaştı. Ne gelişinde ne de gidişinde elini öptüm. El öpmek, manevi olarak karşıdaki kişiye boyun eğmenin bir göstergesiydi. Gavsul Azam’dan başka hiçbir evliyaya boyun eğmemek; ruhani himayesine girmemek bizim bir alınyazımızdı. Bundandır belki de el öpmememe nedenimiz. Kim bilir?..
Aksakallı dedenin büyüsel ilahi bir –cezbe- çekim aorası vardı. O, gerçek bir evliyaydı… Ruhani âlemlerden, gözleri hep üzerimizde gibi hissediyorduk. Aradan birkaç ay geçti geçmedi. Bir aile dostumun internet kafesi vardı. Kafenin arka tarafında da ahşap çitlerle çevrili küçük, harika bir çayocağı vardı. Bizi ziyadesiyle sever, sayardı. Ara sıra internet kafesine gider, çay içerdim. Günlerden birgün yine internet kafeye gitmiştim. Arka tarafta, harika kahvemi keyifle yudumlarken Aksakallı, bir gölge gibi internet kafeye girdi. Bu, pek de şaşırtıcı bir durum değildi benim için. Çünkü, mükemmel derecede açık olan bir kalp gözü vardı. Kalp gözüyle, nerede olduğumuzu görmesi çok normaldi… Bu, onlar için hiç de zor bir şey değildi…
İnternet kafede, bizden el almış iki öğrencimiz de vardı. Aksakallı dedeyi hürmetle karşıladım. Birlikte kafenin çay ocağında oturduk. Kendisine kahve ısmarladım. Bizi kendi yoluna alabilmek için oldukça kararlı duruyordu. Ama bu, imkânsızdı… Manevi hayatla ilgili Aksakallıyla koyu bir sohbete koyulmuştuk kafede. Bu arada gönlüme şöyle bir his doğdu:
“Gavsul Azam’ın ruhaniyatından medet iste…”
Elimdeki kahve fincanı önümdeki sehpaya bıraktım. Dualarımı okuduktan sonra Gavsul Azam’dan medet istedim. Namlı Alacadoğan Gavsul Azam, iki saniye geçmeden zuhur etti. Aksakallı dede tam da o anda tekbir getirerek ayağa fırlayıp adeta esas duruşa geçti:
“Allahu ekber, Allahu ekber! Bir evliyanın ruhaniyatı geldi ki güneş gibi yakıyor, kaldıramıyorum! Biraz daha kalırsam helak olurum! Allahu ekber, Allahu ekber!”
Aksakallı, oradan uzaklaşmaya çalıştı. Aksakallıya; “Lütfen otur dede. Bak, biz nasıl kaldırıyoruz yıllarca!” dedim. Bizi işitmiyordu sanki. Ağaç bastonunu koluna takıp tekbir getire getire kafeyi terk etti. Kafedeki iki öğrencim de bu hadiseye tanık oldular… Aksakallının gidişi o gidiş, bir daha da kendisiyle karşılaşmadım.
Çok sürmedi Aksakallı dedenin ölüm meleğinin kollarında Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu öğrendim. Allah’ın rahmeti üzerine olsun…
Şunu çok iyi anladım ki benim diyen evliyalar, Gavsul Azam’ın ruhaniyatını görmeye takat getiremiyorlar ve işin arka planında olup bitenleri de algılayamıyorlar, adeta manevi bir körlük yaşıyorlar. Bu manada da, kalp gözleriyle gördükleri tek şey; bir şey görememeyi görmek oluyor… Bu da diğer türlü bir körlük…Sizce de öyle değil mi ?..
Ferhat Saul Aaron
Hizirlayolculuk.com