Akıp Giden Bizdik Hayatlardan - Deneme
“Okumaya çalıştım kalpte sızı tüm aşk kitaplarını
Ama bir nokta kaldı ki
Gözlerimin, gözlerimin, gözlerimin gözlerinde
Onunla gördüm kendi kendimi yeniden
Artık sana da diyebilirler
Yeniden kendi kendini gören
Aşka teslim olmayı geçirmedik
Bir kere olsun içimizden…”
Bir damla su olarak gelirmiş insan hayata… Hayat, su, damla, insan ve sevmek… İnsan denen meçhul su-toprak değilse nedir öyleyse? Ya aşk? Sanırım Allah’a taşıyan bir Burak… Böyle olduğu için de aşk, sonsuzluğa yükselmekte… Cisim ruhun giydiği bir elbise… Elbiseden soyunduğun an, sonsuza kadar hep insansın… İnsan elbiseyi sevmekten geçerse, sevdiğinde, yüreğini sonsuza kadar yakanı bulur o an… Aşk cellâdının elinde can verirken “Enel Hakk” diye bağıran Mansur’un sevgilisini görürsün gündüz gözüne… Korkulacak yanları yoktur aşkların, insan can teninden soyunmasını bilirse eğer… O kadar da acı değildir ayrılmalar, aşkın tecellisine dalabilmişse insan eğer… Aşk, damla damla birikip ırmak olduğunda, sığmaz da taşar can havuzundan… Havuz, geldiği sonsuz aşk okyanusunu görünce sevinçten yükseliverir, o ölümsüz olan aşka doğru sarsılarak çırpınır. Sen, özünü yıllarca yakıp duran birini iyi tanıyor musun? Korkma, gönül aynandan seyret aşka doğru akıp giden her şeyi o zaman… Her şey O sevgiliye dönmekte… Âşık olduğun bir insandan O’nun yansıdığını görmeyi bilirsen; o gün, aşkın sırlar bahçesinde gezinebilirsin demektir korkusuzca…
Bu akşam da sonsuz bir aşka tutsak yüreğimin esinleriyle dokunmaktayım gönül telline dertli dertli. Bir gonca gülün katmanında, onların arasına sızıp kalan saf, saydam ve albenili bir çiğ damlacığının büyütecinde görüveriyorum onca parlaklığıyla aşka ait olan bütün güzelliklerin alın yazısını sanki… Yürek esinlerinin en incesini sezip de kalıyorum öylece çoğu zaman… İçli, buruk bir sızıdır ki aşk, onu ancak ayrılık soluklayan yüreği yanık kimseler anlayabilir bugün. Adına aşk denen o büyülü şey ki her an için canan ellerden getirilen kutsal bir ateş gibi can özümü yakıp durmakta ve güzel kokulu bir buhur gibi tütmekte… Gökyüzünde küme küme bulutlar, sararıp solan ağaçlar ve akıp giden hayatlar, onsuz mevsimler… Senin için mi açıyor onca güzel güller? Ne acılar, ne sevdalar, kalpte sızı ne aşklar! Yoksa, yoksa bize mi ağlamaktaydı bahar yağmurları?
Bugün söz verdim kendi kendime, senin hayallerinin ellerinden tutup gireceğim anıların sır bahçesine… En buruk acıyla yüreğimi yakanı bulup yüzleşeceğim iyi yanlarıyla bütün içtenliğimle. Yüreği sevinçten titreten onca gizemli güzel duyumsayışlara inat, bütün âşıkların en acı alın yazgılarını göreceğim senli serüvenimde… Hançeremden süzülüp gelen en içli sözleri yazacağım olanca içtenliğiyle. İşte sen geliyorsun karşı kaldırımdan. Bir insan ellerini hohluyor; hava soğuk… Ve sana doğru yürüyüp aşkı solukluyor yüreğinde gizlice… O kumral saçlar rüzgârda… Gençliğinin bütün çocuksu coşkusu yüreğinde… Bir rüzgâr esmekte, senden ve o deli delişmen sevdandan yana bana doğru… Yürekleri kasıp kavuran bir rüzgâr esmekte… İçimde adı saklı aşk kandili alev alev yanmakta… Adına aşk denen o büyülü şeyle! İçten içe yanıp tükenme zamanı geldiğinde ne yapılsa, ne edilse, ne yana dönülse yararsızdır; hiçbir zaman kurtuluş yoktur öylesine anlarda ondan… Böylesi analarda daldan dala konup dursan da boş, deli delişmen bir çağın aşk tutsağı oluşuna hayıflansan, yanıp yakılarak haykırsan da… Seni senden, bütün benliğinden alıp belirsiz bir yolculuğa götürmek için gelmiştir o. Aşk, ellerinden tutarak seni acılara taşırken, kana susamış bir cellât gibi gözlerinin içine bakıp durmaktadır… Yüreğin aşkın alev alev ateşlerine teslimdir artık. Bir mağaraya hapsolmuş biri gibi değil, sarp bir dağa tırmanırken ayağı kayıp boşlukta salınan ve ölümle hayat arasında gidip gidip gelen çaresiz bir dağcının ruh haliyle bütün benliğimi kuşatan ve hiçbir zaman da tanımlayamayacağım o aşk ateşi geldiğinde, uğrun uğrun bakan hayallerinde, neleri anımsar durur yüreğim bir bilsen?
Geldiğinde, sana ait olan ne varsa yakıp kül eden, benliğini kuşatıp ele geçiren kara gözlü zalim aşk… Kaç gece çaresizlikten dua edersin Allah’a bu aşk bitsin diye! Gece yakarılarında, son bulması dilenen, biraz da tek yanlı olan bu sevgiden kurtulmak için… Yararı yok, bütün bu uğraşların. Bu yollu dualar, her nedense aksiyle kabul görür hep… Ellerin ne elini tutabildi, gözlerin ne de gözlerini görebildi… Bir resim karesinde kaldınız… Oysa, oysa sen de, o büyük sevda da resim karesine sığmazdınız biliyorsun… Seni o anlardı yalnızca hakkıyla… Ve kalbinde sevgiye ait ne varsa onunlayken bir anlamı olurdu…
İşte şurası sevginin en güzelini soluduğumuz yer… Bir sessiz kuğu gibi ansızın sokulduğumuz ve baş başa oturup kaldığımız o salkım söğütler yine saçlarını çözmüş, salınmakta bütün güzelliğiyle. Bilinçaltını bir bomba gibi patlatan büyülü gözlerin ki aşka dair ne kadar güzel ışıltı varsa kalpte sızı bir hayat damıtılıp süzülmekte gönül imbiğinde… Özsuyu alınmış bir sevdanın damla damla kalbe akıp da durmasındaki anlam: Aşk zamanı! Gizlenmiş bir aşkın kalpten yol bulup gelmesi… Tutkulu bakışlarla sevginin nerede son bulacağının sınırlarını sezmeksizin dursun istediğimiz bir zaman diliminde kaybolup giden biz… İşte, biraz suskunuz ve tanımsız güzellikte bakıyorsun gözlerimin ta içine yine… O bakışlar ki can alıcı bir cellâttır… O gözler ki can vermekte kederli gönlüme, o yüz ki mühür gibi kalbime vurmakta izini… Senin yanında sevgi, aşk meltem ve bahar… Seninle her şey anlamlı… Yokluğunla mahzun durmakta gecesefası, fesleğen; güller ve çiçekler… Ellerimize konup konup duran, akçaağaçların baharı müjdeleyen tohum pamukçukları… Sesimi ilk kez senin için ayarlar, en güzel tonla seninle konuşma uğraşları… En güzel elbiseleri senin için giyerdim, kilolarıma senin için dikkat ederdim. Ne acı ki hiç düşünmemiştim bir gün gelip de ihanet edeceğini bana… Ve en acımasız bir şekilde sırtımdan beni hançerleyeceğini… Sonumuz nereye vardı şimdi? Böyle mi söz vermiştik birbirimize. Böyle mi bitmeliydi sonsuza kadar birbirimizden asla ayrılmama sözümüz, böyle mi son bulmalıydı birlikteliğimizin anısına hep mutlu günlere bakacak dilediklerimiz?
Ve koyulaşan o tanımı olanaksız güzellikte sohbetler, çifte kumruları kıskandıracak kadar güzel… Hiç geçmesin istediğimiz o saatler… Sağanak sağanak yağan kalpte sızı bir sevgi yağmuru… Salaş bir salkım söğüdün altında konuşup kalmak saatlerce… Yeniden buluşma sözleri… Bir gün şu, beriki gün bu bahaneyle sık sık bir araya gelmeler ve bizleri yarınlara taşımaya yetmeyen zamanlar… Titrek ve utangaç yakınlaşmalar, aykırı bir sevgi esininin günaha dair insanı pişmanlıklara atıp durması… Keyifle yudumlanan çaylar ve sürüp giden sevgi dolu bakışlardaki tanımı olanaksız güzellikte eşsiz hayatlar… O kadar seslenirdin ki her halinle gönlüme. Her şeyinle bana dopdolu bir hayat armağan etmekten yana olanaksız düşer seni ve eşsiz sevgini anlatmak… Bahar bahar bakan gözlerinde süzülen masumluk, gülümsemelerinde, suskun suskun kalmanda, dalıp dalıp gitmende saklı duran tanımsız bir güzellik… Aşk denen sağanakta, sevgi yağmurlarıyla ıslanıp kalmak öylece seninle…
Bilir misin seni sen yapan varlığına en çok da ruhuna âşık olmuştum. Meğer seni ne çok severmişim; yoksun kaldığımda daha iyi anlıyorum her şeyi. Doğa sustu, kara terenler hasret şarkıları söylemekte. Ben seni her halinle sevmiştim. Sana en güzel umutlarımı yarınlarımı bağlamıştım. Benim için her şeydin işte. Yaşamım, seninle anlam kazanırdı; seni görmenin, senin sesini duymanın mutluluğuyla hayat dolardım en acılı anlarımda bile. Tıpkı senin gibi… Biliyor musun?, gözlerinin içine bakamayacağım artık bundan böyle. Bu kenti terk edeceksin… Bizi anımsatan her yerden, her şeyden kaçıp uzaklaşmaya uğraş vereceksin ve bunu başaramayacaksın… Olmuyor be iki gözlüm, olmuyor, sol yanın yanında olmadan olmuyor… Aşkı yazan Allah buna asla fırsat vermiyor! Bu bir ceza mı, armağan mı? Yoksa aşk acısıyla örselenen bir kalbi, adım adım sonsuz aşkın sahibine doğru bir çekme egzersizi mi?
Hayata dair bütün düşlerim karardı, madem sen yoksun madem yar değilsin bana anlamı kalmadı çoğu şeyin bu dünyada… Seninleyken ne de çok severmişim her şeyi, kalp kalbe aynı duyguları sevgiyle solukluyorken...
Ve yoksun. Dünyam kararmış bir şekilde karasızca dolanıyorum bu kentin ruhsuz sokaklarında… Çiçekler ve güller gözüme pek de zavallı gözükmekte… Uçan kuşlar, uçuşan bahar kelebekleri, neşe adına solukladığım her şey anlamını yitirmiş… Dünya bana dar gelmekte, caddelerde gördüğüm insanlar, anlamsız gözükmekteler gözüme. Beni sen vurdun… Gençliğimi, ümitlerimi her şeyimi alıp gittin benden. Sen ki baharlarımızda çiçek açardın yanımdayken. Üfül üfül esen bahar rüzgârında salınan bir umut çiçeğiydin… Bana aşk acısını tattırmak için gelmiştin belli ki, sonu kestirilemeyen bir serüven ki ta mahşere uzamakta… Belki de sevmek nedir, aşk nedir bilelim diye bütün bunlar ilahi bir yetiştirme... Allah tarafından çizilen sonsuz bir aşka taşımak için alev alev yakılan bir yüreğin yol haritası… Kim bilebilir ki bu aşkın sırrını Allah’tan başka? Geçici konaklarda bekleyip kalmanın yoksun duyumsayışları, kırılgan şarkılarda kalan biz, yeniden başlamak için bir kapı aralamak duygusuyla dopdolu olmak ve onca ümitle seni beklerken, yılların ardı arkasına gelip geçmesi… Yıkılıp yıkılıp kalan ben… Hâlâ bitmeyen, en zamansız anlarda bir şekilde ortaya çıkıp merhaba diyen, yol kesen aşk… Hiç anlamadığım hislerin kendi esin diliyle can özümü yakıp yakıp durması… Ve seni, o aşkı aramak kırlarda, kentte boşu boşuna… Alıp başını dolaşmak umarsız bir aşkın izinde… Sen yoksun!
Sevgi acılara tutunmakmış, sevgi gözü kapalıca, hayatın kollarına atılarak örselenip kalakalmakmış bir yaşam boyunca. Ah seni kimseler bilmez, bir kez görseydim uzaktan! Bir işitseydim sesini. Ümide dair ne kadar gül, çiçek varsa toplasaydım demet demet… Son, en son defa bakıverseydim sana öylece… Ne çare ki yoksun ve gittin, hem de ardına bile bakmadan, hoşça kal bile demeden… Bir paslı ihanet hançeriyle sırtımdan vurarak uzaklaştın beni acımasız yılların eline teslim edip de… O geçip gitmeyi bilmeyen yılları bilir misin sen? Kederden yana ne varsa taşıyıp durmakta bana sensizliğinde. Sevme çağları gelip geçiyor… Nice şeyler yok oldu unutuldu; sen de unutulursun sanmıştım; değilmiş meğerse unutulmuyormuş gerçek bir aşkın öyküsü kolay kolay. Çok şeyler unutuldu gitti; ama sen, sen hâlâ gönül sandığımın içinde, hiç açılmamış bir çeyiz gibi bütün tazeliğiyle durmaktasın yüreğimde…
Beni sevsen de, unutsan da boş! Geriye dönüşü olmayan bir yolun yolcusuyuz ikimiz de. Sen daldan dala konan minik bir serçe, bense kafeste tutsak bir alacadoğan… Bu pençeleri, kara pelerinli aşk şövalyesi taktı bana. Aşka tutsağım artık bu kafeste sonsuza kadar. Özgürlüğüm yoktur benim artık, ya adam gibi sevmeyi öğrenip Allah’a yaklaşacağım ya da acılara tutsak bir yaşamın ellerinde tükenip tükenip gideceğim bir ömür…
Sen uç özgürlüğüne, uç aşklara be minik serçe. Sana uçmak çok yaraşır bizden sonra da. Sakın tutsak olma sen de benim gibi sonsuz bir aşka. Aşk kafesinde bir hayat sürmeye zorlama kendini boşu boşuna. Beni, beni düşünme be iki gözüm… Biz, ne ihanet karası gecelerde büyüdük sen bilmezsin. Annemiz bizi kederle soğurup da dünyaya getireli beri gülmedi hiç yüzümüz. Salkım salkım açmadı çiçeğimiz, gülümüz hayatın bağında... Biz acılara tutunduk hep yaşamımız boyunca. Hayat bizi ne acılarla ne ihanetlerle soğurdu… Dünyaya meğer çile çekmeye gelen bir kervanla yolculuk yapmak için gelmişiz bir yaşam boyunca. Hangi dala el attıysam kurudu. Yalnızlığımı paylaştığım bir muhabbet kuşum vardı o da öldü. Akvaryumumdaki balıklar sonsuz sessizliğine gömülüp kaldı. Diktiğim bütün ağaçlar kurudu. Sanki Allah bir tek beni sev der bana… Neyi sevsem o elimden alınır. Bir evliya olsa da söylese mecazi aşktan nasıl geçilir ilahi aşkın konağına diye? Ne çare ki bu aşk beni iflah etmeyecek, biliyorum. Her yaşam konağında önümü kesip kesip duracaksın bir ömür boyu belki de… Sahi sen, sen neden böyle sırtımdan hançerledin beni?
Gün geldi bir yağmur çiseltisinde duydum sesini, gün geldi bir parkta, sokakta gördüm sandım yüzünü… Unutmak istedikçe yandı yüreğim, seni yok saydığım anda güneş gibi doğdun her zaman için gönlüme… O an nasıl kahrolduğumu bir anlasaydın keşke… Bir mutlu çifttin baş başa verip oturmasında, iki sevgilinin el ele tutuşmasında sevgiden yana olan her şeyde seni gördüm hep. Gün geldi öfke merdivenlerinden tırmandım intikam için… Gün geldi sana yeniden ulaşmak için çaresizce yollara düşüp aşılmaz sanılan engelleri aşmaya çabaladım… Evleneceğini, çocuklarının olacağını bile bile yine de kopamadım senden… Bu sevgi yalnızca sanadır bilesin; saçlarını rüzgârda savurarak, sevgiden yana duyumsadığım ne varsa aklımda olan, işte, işte onları çelerek gelen sana... Gitti, hem de ardına bakmadan… Gittiğin şehrin adı anıldığında kalbim tanımı olanaksız bir şekilde nasıl çarpar, bilemezsin. Artık adını anmıyorum; çünkü her zaman yüreğimdesin. Bu sevgi beni sanılanın aksine yıkıp derbeder etmedi fiziksel olarak. Bir muhacir âşık gibi geriye dönüp baktığımda çok şeyler kazandığımı gördüm. Hüzün güllerini bilir misin hiç? Onlar aşk şehitlerinin yattığı yamaçlarda açar. Peygamber çiçeği gibi yalnızdırlar. Senin sevdalarında açan hüzün güllerinin kokusuyla bir sonsuz hayatın esinlerine yakın kılındı gönlüm. Allah’a çekilip durmakta bu sevgiyle kalbim, sonsuz aşkın yaratıcısına uzanmakta çaresiz ellerim… Bir canım vardı istenen, onu, onu da verebilseydim eğer kurtulurdum, kurtulurdum o sevdadan, yapamadım. Senin yakıp yakıp duran kan kırmızı aşkının alevlerinde, yanmaya tutsağım yine…
Zaman hızla geçip gitmekte... Her şey akmakta… Geriye dönüp bakıldığında imrenilesi şeylerin acısı kalmakta hep yüreklerde. Geldiğim bütün konaklarda hep notlar aldım… Bir gün gelir de benim gibi olan insanlara esin kaynağı olur diye yazdım aşk serüvenimde yaşadıklarımı bütün içtenliğimle… Ben gözü kara bir aşığın başına gelen ve gelmeyen bütün duyumsayışları can özümde yaşaya yaşaya çıktım hep hayat merdivenlerinden yukarı. Bir şeyler akıp gidiyordu, hayat suyunun üzerinde sevgi açmazlarından yana. An geldi intikam denizinin kabaran dalgalarıyla boğuşup durdum. An geldi durulup berrak bir su kadar saydam oldu yüreğim. O acıları sana anlatmaktan yana çaresizim şu an… Dağlar gibi bir sevda yükü omzumda hep. Seni sevdiğim güne kahredip neden bu kadar yürekten bağlandığımı sorgulayıp, kendime öfkelendim de durdum çoğu günler… Gün geldi, yeniden başlarız umuduyla bir yerlerden haber bekledim boşu boşuna. Gün geldi birlikteliğimize tanık olan insanlarda seni anımsamanın avuntusuyla yıkıldım da kaldım onlardan yansıyan senin hatıranı izlerken… Senden yana bir şeyler söyleyecekler diye bekledim durdum boşu boşuna, dudaklarının kıpırtısını okudum beden dillerinin senli anlarında… Gün geldi sevgi alevlerinde yanıp da acıların ellerine tutsak düştüm çaresizce… Unuttum dediğim andaysa hep sen geliyordun aklıma işte… Aşka dair biriktirdiğimiz onca umutlar nasıl da tükendiler…
Bir mistiğin ilahi sevgi adına duyumsadığı her şeyi daha iyi anlayabiliyorum bugün. Bir sufinin yıllar süren uğraşına karşın ilahi sırlara ulaşamayışındaki burukluğu daha iyi anlayabilmekteyim şimdi. Sufilerin kalabalıklar içinde neden dalgın dalgın ve emaneten yürüyerek gezindiklerini, neden sararıp solarak hüzün çiçekleri gibi buruk buruk yaşam bahçelerinde açmakta olduklarını daha iyi anlamaktayım. Aşk acıları, beni bir yerlere taşımakta… Acılar bana yoldaş olmakta… Neleri kaybettik şu hayatta, neleri? Ne fırsatları kaçırıp durduk sevgiden yana. Şimdi sevgiye dair ne kadar güzellik varsa, gönlümün hüzünbaz tellerine esin kaynağı olup ustaca dokunmakta… Şu an yaşamın dilinden okuyorum gönlü yanık her insanın türküsünü. Cama vuran yağmur damlalarının aşka davetini, bir sokak başında, bir okul çıkışında sevgilisi için saatlerce soğukta bekleyen delikanlıyı, sevdiğine kavuşamadığı halde onu unutamayan ve rüyalarında arayan bir kederli aşığı, eşinin ellerinden tutan ama yüreğinden sevgiyle tutamayıp yıllar yılı yan yana dolaşıp duran sevgi yoksunu insanları daha iyi anlıyorum bugün. Bir sanatçının söylediği şarkıda kendini bularak kederlenişini, sevdiğine kavuşamadan bir başkasıyla evlilik yapanların hallerini… Neleri, neleri anlıyorum bugün senin yokluğunla geldiğim bu hüzünlü aşk konağında…
Her şey akıp gitmekte, her şey… Ömür bahçesinin gülü, solup tükenmekte bugün. Bana acıyacak, beni anlayacak duyarlı bir çevreden de yoksunuz… Dostlar da terk edeli beri keder dağlarının altında kalıp da inlerken can pazarı yaşamanın sevimsizliği yüreğimin derinliklerinde kaldı hep. Bir billur turkuaz hayat suyu, dolanıp akmakta yaşam bahçelerinde. Tıpkı benim kıvrım kıvrım akıp giden mavi düşlerim gibi… Sevenler, ayrılanlar; gençler ve yaşlılar; dünyaya doymadan çekip çekip gidenler… Hayatın güvercingöğsü mavi suyu akıp gitmekte belirsiz bir şekilde yatağına doğru… Ağlayanlar, gülenler ve aşk denizinin derin sularda can verenler… Her şey akmakta, aşklar da öyle… Bir geçmiş konakta kaldı sevdamız, ahdimiz, su üstüne yazı yazılan bir konakta… Belki de bir daha birbirimizi hiç göremeyeceğiz. Toprak bize yorgan olduğunda, üzerimizde renk renk çiçekler açtığında anlayacağız belki de o an birbirimizi. Ne acı değil mi? Sanki en içten hislerle “Seni seviyorum.”diyen sen değildin… Artık boş o günlerle hayıflanıp durmalar. Tozpembe bir sevdanın alnına yazılmış bir kez kapkara bir son…
Allah bütün aşkları köprü yapmış, kendine taşıyan bir köprü… Bütün turkuaz hayat suyu rengindeki sevgiler, aşklar ona akmakta, üzerinde sıra sıra köprüler… Yıllar geçse, bir aşk unutmaya yüz tutulsa, bir başka aşkı yollamakta Allah sinelere gizlice… Yıllar boyu yanıp yakılmak, bir yazgı ki sanki çaresiz âşıklara özgüce… Ömür gelip geçmekte ve konaklardaki taşıyıcı köprüler yürümekle bitecek gibi değil… Aşkın biri yok olduğunda bir diğeri başlamakta, o bittiğinde bir öteki… Ne bitmez bir aşk, ne bitmeyen bir köprü? Bu ne büyük bir tutsaklık? Yoksa suları mavi nehirler değil de akıp giden biz miyiz hayatlardan?
Aylar geçmişti, ihanet karası gecelerden aydınlığa çıktığım bir anda seni görmüştüm bir gün uzaktan. Tanımı olanaksız bir duygunun esiniyle kaldım öylece. Meğer seni ne kadar severmişim, ne kadar… Şu an sana kavuşmaktan korkmakta yüreğim. Ya değişmişsen, ya eski sen değilsen… Yokluğun her an acılara atmakta beni. Her an bir yerlere taşımakta sevdadan yana. Bu aşk gitmenle bitmedi. Bitseydi eğer, intikam dolu denizlerin kıyısında yüzer de sana öfke okları yağdırır dururdum bir ömür. Anlatılacak gibi değil bu sevda… Bazen kekremsi bir gözyaşı dolar gözüme. Süzülür yanaklarımdan aşağı. Adaklar adar, dualar ederim sana kavuşmak için yeniden. Zamanlar geçip geçip de gider, yokluğunun acısıyla yıkılır da kalırım öylece…
Biliyor musun boşu boşuna ayrılık meşalesini yaktın yarınlarımıza. Kendi ellerinle yok ettin en güzel yarınlarımızı. Seni sevenler olur, sana âşık olanlar da… Gün geçer, aylar yürür gider yıllara… Bir gün gelecek sorgulayarak bulacaksın sevgimizin ayrımındaki farkı... Sen ruhunun mutluluk kandilini kendi kendine tutuşturamazsın, çevrendekiler de öyle… Evlendiğin insan da öyle… Bunu hayat anlatacak sana bir gün. Sevdalarımızda açan gülleri boşu boşuna arayacaksın çevrendeki bahçelerde. Sevgiden yana ellerini uzatıp durduğun her sevgi kandili çabucak sönüp gidecek, buna bir anlam veremeden tükenip gideceksin…
Bir gün gelecek tutsak düşeceksin sen de sonsuz bir aşkın eline… Unutmaya her adım attığında bulacaksın kalbinin derinliklerinde sonsuz sevdamızı… Üstelik hak helalliği dileyememenin vicdan azabı da, bir acılı hayatla kol kola yaşam sürmeye adım atmanın tanımı olanaksız kederi de insafsız yüreğinde… Yanma yakılma zamanı geldiğinde seni de kuşatacak aşkların en unutulmazından bir anımsama. Rüzgârlar esecek, son bahar yaprakları dökülecek ve o an sevgiler saracak yüreğini ansızın… Ruhumuzu yaratan Allah getirecek bir gün sana bizi… Sen, sen daha ne acılar yaşayacaksın akıp giden bu hayatta… Tıpkı benim gibi…
Kırılgan şarkılar dinliyorum şimdi. Ayrılıklar üzerine yazılar yazıyorum… Ne yana dönsem ne yapsam boş kurtulamıyorum senden işte. Allah sevgiyi verir, yine O alırmış. Bu aşkı bir kor gibi yakan ben değildim, bitiren de… İnsan hamuru aşk ateşinin alevleriyle pişip olgunlaşırmış meğerse. Pişmedim ben yandım yakıldım yıllardır. Ah bir gelsen, yeniden başlasak her şeye… Yıldızları sermez miydim ayaklarının altına. En güzel güllerle karşılamaz mıydım seni. Biliyorum sen, sen olmaktan çıktın artık yüreğimde. Karşı konulmaz bir gülün kan kırmızı aşk alevi oldun bana. Aşk aklı dinlememekte… Son nefesime kadar da benimle olacaksın, biliyorum. Öğütlerin hiçbir anlamı yok şimdiki hayatımda. Sabahları kalktığımda seni bulurum çoğu zaman yüreğimde. Yürürüm gün boyu seninle birlikte…
Aşkla birileri gelmeyedursun yanıma. Seni görürüm o an, sen gelirsin aklıma. Gönül denen şeyi idare etmekten yoksun oluşumdan olsa gerek senin yerine hiçbir sevgiyi koyamadım yıllarca. Gülüşünle, kısaca her halinle, benim içimdesin sanki. Bir tek yazgın, yazgın bana değildi biliyorum. Şu an bendeki sana bakarak dinliyorum kalbinin sesini. Pişmansın yaptıklarına, bir nicedir bulamıyorsun değil mi senin yüreğine seslenen birini? Gizem ve efsane; sırlar ve tutkular… Sen ve ben… Çevrendekiler ne kadar sıradanlaşmakta giderek değil mi? Seni anlayan çıkmaz bu hayatta, senin kalbindeki en uçarı duyumsayışların tümüne birden seslenen hani nerede?
Gözlerim kapalı seni düşünmekteyim şu an, o melekler kadar saf olan yüreğinin pırpırlayan sesini duymaya çabalıyorum gönül illerinde epeydir. Gönlündeki kalpte sızı acıları dinliyorum zaman zaman. İhanet edip bir insanı yere vurmanın acısı sarmış epeydir yüreğini. Yanıp durmakta alev alev. Bu kez yanlış kapıyı çaldın sanırım. Seni o alevler yutacak bir gün göreceksin. Suskunluğum, sabrım ve bize yok yere darbe vuruşunun ıstırabı vicdan azabına dönüşüp de sevgiyle karışık şekilde abanacak bir gün üzerine olanca ağırlığıyla. Zaman sana fısıldayacak bir insanı yere vurmanın bedelinin ne olduğunu bir gün. Evleneceksin, çocukların olacak ve kendini avuttuğun her köşe başında yolunu kesip de duracak vicdan azaplarının en büyüğü. Dönmek istedikçe batacaksın, battıkça dönmek isteyeceksin bir gün gelecek. Dünyaya geldiğine, böyle bir hata yaptığına pişman olup çarmıhlara gerilip kalacaksın ruh dünyanda öylece. Yanlış adreslere gitmiştin son halinle; birini haksız yere yerlere vurduğunu anlaman, pişmanlıklar denizinde yüzmen neye yarar, neyi değiştirir ki artık?
O aşk bir armağandı… Unutmaya uğraş verme boşu boşuna. Umutsuzsa da bırak kalsın içinde… Nasıl olsa her aşk, ölümü tadacaktır… Yandıkça yanıp Allah’a yaklaşmaktan başka çaremiz yok bugün. Allah’a döndürdükçe kalbini, yanacaksın her zaman. Yandıkça ölmeyi özleyecek, bilinmez olmaya doğru isteklice adımlar atacaksın böyle anlarında. Dilinde Onun en güzel isimleri, andıkça kendini bulacaksın, karanlık gecelerin aydınlanacak baştanbaşa. İşte o gün bizi anlayacak da ötelere yakın kılınacaksın gönül dünyandan. Güzel olandan yana ne varsa getirilecek sana ve biz gedeceğiz hayatından bir gün gelecek. Dönsen, bizi göreceksin gibi olacağın bir ruhani yakınlık her zaman için seni sarıp sarmalayacak… Ben de öyle olurdum çoğu zaman; tıpkı şimdilerdeki senin gibi. Ne olacak halimiz? Şu anda aklım darmadağınık… Üst üste gelen sorular bütün benliğimi kuşatıp durmakta… Kaybolup giden sen miydin senin hayalinden yansıyan şeyler miydi? Bu sonsuz ve ilahi aşka gidişte sen bir köprü müydün bana, yoksa ben mi sana bir köprüydüm? Şimdi, şimdi çok daha iyi anlamaktayım kimi şeyleri. Sana son, en son olarak bir sır söyleyeceğim ikimizlik olan… Yok, olup da akıp giden aşkımız değildi. Evet değildi; çünkü aşk da aşkımız da ölümsüzdü hep…Akıp giden, akıp giden bizdik hayatlardan…
Ferhat Saul Aaron
Hizirlayolculuk.com