Sırrına sır katılan aşklar…
“Gelip dayanmışız sevdaların çelikten kapısına
Açılsa da bir açılmasa da
Biz yaşamıyor gibi yaşıyoruz nasıl olsa
Sen hep yaşıyor gibi yaşa…”
Bir erguvan yıldız yağmuru altında, ümitten seslerin izinde kalan bir güzel gün bestesini işitmek özlemiyle gözlerini kapayıp andığında Allah’ı, başlar çile sağanağı… Hiç solmayan bir aşkın gülünden devşirmek, yanıp yakılmak kalpte sızı tanımsız bir seviye, hançerelerde düğümlenen kelimelerin isyan dolu gecelerinde ıraksı bir yazgıya bakakalmak hayıflanarak aşk yağmurları ile… Hiç dilemediğin bir sonu, ulaşamamayı, ayrılıkları yüklenerek iki büklüm olup bütün açılmayan kapılarda yıllar yılı umutsuzca beklemek… Bir el tutma çabası, bir sıcak yuva özlemini duyumsayış, aynalarda kalan dünlü günlerdeki aşkların tüm görselliğinde açığa çıkan ve her zaman kendine çeken, her çekişte ötesel sevileri kırkikindi yağmuru gibi kurak toprağına bir tauna gibi düşüren içli yağmurun sesi…
Büyümseyen umutların izinde güzel olan ne varsa yerini bırakır düş kırıklıklarına, ulaşılamayan alınyazısının dünyasında… Zaman, aşka tanık bir ayna, aynalardan yansıyan, bir görünüp bir kaybolan, gönülçelen tüm aşkların yokuşlarında yaşamın, güç yitiren, yoksul ayakların yitik ve hüzünlü sevdalara koşarken hep tökezleyişinin öyküsünden armağan bir hatıra değil midir? Gönülde yanan ve yerli yersiz sarıp sarmalayan, kendinde yok etmeye abanan; hep içli bir kandil fitilinin ucunda yanan, yanarken ürkekçe titreyerek karanlığı aydınlatan bir gaz lambası kadar sıcak ve bir o kadar sisli; ama her alevlenişinde hiçbir zaman var olmayan, onsuz asla yapılamayan, bir yazgıda tutsak kalan aşk ağacının salaş dallarında, meltemsi bir bahar rüzgârı gibi salınan ve her zaman asılı kalan adak kumaşları kadar yalnız ve çaresiz aşk...
İnsan, aşka ayna kılınmış bütün çehrelerde ararken sevdiğini. Arayan aramakta, aranılan aramakta ne arayan ne aranılan bulmakta aradığını… Seven de sevilen de aslında hiç görülmeyen, her şeyi var edeni aramakta… İnsan aşka koşmak yazgısında, eleğimsağmarın yedi renkli çemberinden aşarak tutmak isterken ellerinden sevdiğinin, yazgılar, yol vermez kavuşmalarına... Ta çocukluk çağında başlayıp ölene dek sürecek aşkın koşu yolunda kaç kez düşer insan? Kaç ümitlenişi düşürür ellerinden uçurumlara? Her buldum sandığında kaybediş, gözyaşı, içte yanan, hiç sönmeyen aşk kandilinin yerli yersiz alevlenip durması, aşkın din tanımazlığı, her şeyi yakıp yıkması, tanımsız hazlardan çok kalıcı çaresizliği, acıları, ayrılığı armağan kılışı... Gökyüzüne kümelenen bulutların mavi denizinde yüzen ve rüzgârın yolladığı yerlere zorunlu olarak akın eden, yağmurları sinesinde taşıyan, yeri geldiğinde istemli istemsiz iplik iplik yağan yağmur gibi akan gözyaşıdır belki de aşk…
Çocukluk aşkı, gençlik aşkı, orta yaş aşkı… Değişen bedenlere inat her zaman yeni filizler veren ve hiçbir zaman solmayan hep genç kalan aşk… Kim bilir aşk yolculuğunda kimler yandı senin için? Kim bilir sen kimlere yandın? Takvim yaprakları yere düşerken kaybolan yılların zaman aralığında kalmıştır artık yitik sevdalar… Aynalarda kalan, silinmeyen, senin olmayan, sende kalmayan tüm aşklar ve acılara tutunmaların çaresizliği… Yeni bir ümit yolunda aşkın alevleri yeniden yandığında ve ele geçirdiğinde seni, akıl devreden çıktığında yanıp yakıldığın insanla yan yana giden iki tren gibi kayarak rayların üzerinde sonsuzluğa uzanan aşk yollarında sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmak bütün aşk konaklarında… O uğrun uğrun bakışmalarda kaybolup eriyen sen, yitik evren ve yine, yeni, yeniden var olan hep sonsuz kılınmış olan aşk. El ele tutuşma günahının yakıcı yakınlığı ve sarmaşıklar gibi sarılıp hiç ayrılmama tutkusu, öylece ölmek dileği. Dudaktan kalbe giden bir yolun yolcusu olmak aşkın alınyazısında, daha önce hiçbir kimsenin yanmadığı kadar yanmak aşk umuduna…
An gelir, yan yana giden trenlerin farklı yöne gitmesi gibi ayrılma zamanı… Kahretmek ayrılığa ve onlu günlerin özlemiyle bir kar tanesi gibi erimek yıllar yılı… İçinden söküp atma çabası, unutamamak ve dalıp dalıp gitmek… O yoktur artık hayatında… Hayat onunla güzel hayat onunla anlamlı, her çehrede onu aramak onu bulmak çabası… Yılların silemediği; ama yılların tükettiği bir kalple yeni bir aşk bulma çabası…
Bengisunun yankısı, dünlü günlerde kalan aşk ve ruhun hasret özezerleri… Yusuf kuyusunda tutsak kalış ve alınyazısı kıyılarının aşk özlemi… Umarsız kelimelerin bir arıoğulu gibi bilinçaltı dünyasına üşüşmesi, gece ve akortsuz isyankâr sesler… An o aşkı ki kanlı, kınalı Kurban bayramlarında, zemzem ve hurmayla açılan iftarlarda, tutunasın yeniden hayata…
Ayrılıklara değmiş gül deren ellerin, Ay’ı böler, ay bölünür açılırken güller… Ay’ı, ancak dünyanın kalpte sızı aşkları böler… Aynasın bugün sen de aşka, biz Ay’ı bölersek umutların söner… Ay, görkemli bir denizin dalgasında nasıl kırılıyorsa, bizim aşkımız da somuttan soyuta işte öyle kırılarak tükenip gider…
Ferhat Saul Aaron
Hizirlayolculuk.com