Kızıl Gezegenin Şafağı - Hikaye
Kızıl gezegen yıldızının aydınlığında uyur çocuklar. Açılmış gül yapraklarının yayılır kokusu tan yellerinde. Bir ışık parıldar, mevsimler geçer mavi gökyüzünde. Gecenin sinesinde bir nehir gibi akar bıçkın alınyazıları. Gök kubbenin çağıldayan boşluğu… Geçip gider baharlar, yazlar, güzler, kışlar... Zamanın dili olsaydı, çoktan unutulup gitmişlerin çoktan sönmüş acılarını anımsatan, esrik akşamlardan artakalan bir türkü söylerdi belki de... Titrek bir mum alevinin gökyüzüne saldığı bir sis gibi yazgılarıyla bir görünüp bir kaybolan hayatlar ve zorlu saatlerin tik taklarında başlayan mavi ümit sağanağı…
Akçaağaç, karadut, kızılçam, akkavak yapraklarında rüzgârla salınan anılar, dokunulamadık solgun dünlü günler, gökyüzünde öfkeli gece şimşekleri… Kızılsöğüt dalında salınan adak umutları, yarıklarında kediotları sarkan yıkık duvarlar, arpa ekmeğine katık edilen zeytinler… Meltem rüzgârlarında salınan hasekiküpesi, güveyfeneri, akşamsefası… Baharlara kanat çırpan kederli akşam kelebekleri ve şefkatli bakışların kanatları altında büyüyen umut çocukları…
Hasan Efendi, kapı eşiğinden içeriye usulca adım attı.
-Seni gördüm rüyamda, doktor olmuştun.
Sessizlik... Hedefini bulamamış bir ok gibi gecenin sinesinde kaybolup giden yorgun bir ses... Cemile, yaşam gerçekliklerinin arka planını görebilecek bir yaşta değildi henüz. On ikisine yeni adım atmış bir kız çocuğunun yaşam deneyimi ne olabilir ki? Rüyadan ne anlardı? Dedesi bilinçaltının derinliklerinden kopup gelen, olmayan; ama sanılan bir düş mü görmüştü yine?
-İkimiz kaldık hayat kışının ortasında. Gökyüzü boydan boya siyah bulutlarla kaplı. Kara kara, küme küme bulutlar. Hanidir yağmur yağmıyor kaç mevsimdir; ama ümit yağıyor... Bir ümit yağmuru ki sorma... Cemile, güzel günlere ulaşman için sana duacıyım. Bu hayat ekmeksiz olabilir; ama ümitsiz asla... Sana güzel bir gelecek armağan edecek olan yarınlara çok uzak bir yaştayım. Bana bir şey olursa zorluklardan yılma sakın.
-Deme öyle dedeciğim. Sen yanımda olduktan sonra aşarız tüm engelleri. Daha nice güzel günler göreceğiz. Bir gün doktor olacağım ve sana çok iyi bakacağım.
Cemile’nin bir ara gözü boy aynasına takıldı. Dikkatlice aynaya baktı. Zaman dürüldü. Düşsel dünyanın anı evrenine girerek boy aynası önünde hayallere daldı. Sırrı dökülmüş, nice hayatların hatıralarını yansıtan ayna… Kendisine bakanların hüzünlerine, sevinçlerine tanık olmaktan, yanaklarından süzülen gözyaşlarına eşlik etmekten, belki bütün bunlardan tüm sırrını yitirip eskimiş bir ayna... Yine de karanlık geceleri aydınlatan bir dolunay gibi parıldayarak kendisiyle barışık kalabilmiş… Yerden gökten artakalanları, yeraltına kayıp giden hayatları gösteremez mi yeniden? Ayna, günün ezgisi sustuğunda da yansıtabilseydi keşke mazide kalanları…
Gece sessizliği… Sokak kedilerinin miyavlamaları... Rüzgârda savrulan kurumuş yaprakların hışırtıları… Duvar saatinin gece sessizliğini bozan tik takları... Kendisini büyüten ve son ümit şarkısını söyleyen Hasan Efendi de bir yıldız gibi kayıp giderse kime tutunacak? Cemile, kendi iç dünyasına daldı.
-Aynaya dikkatlice baktığımda, benden başka hayatları görüyor gibiyim. Dünlü günlerde aynaya bakan ailem, siyah beyaz bir film şeridi gibi geçip gidiyor gözlerimin önünden. Onların gözlerine baksam, gözlerinin ardında başka gözler... Hayata tutundukları ellerine baksam, ellerinin üstünde başka eller... Umutlarına baksam, uçurtmaları tellere takılı çocukların feryadı gibi... Bakamıyorum! Tükenip gitmiş her şey… Sanki düşsel oyuncaklarını dünyada bırakıp, sessiz, gizemli bir evrene yol bulup kayıvermişler. Bu ayna, nicelerinin tanığı... Dünya, umut umut insanları peşi sıra koşturup duran dünya... Son şeritte her şeyi elden avuçtan alan, tüm yenileri eskiten, tüm hayalleri söndüren dünya…
-Cemile, sofra hazır kızım. Bugün kahvaltı soframız çok zengin. Sağ olsun komşularımız gözleme yapmışlar. Allah’a çok şükür güzel komşularımız var. Bizi zor günlerimizde hiç yalnız bırakmadılar.
-Geliyorum dedeciğim.
Hasan Efendi, sağlık sorunlarıyla uğraşmaktan yorgun düşmesine karşın, torununu mutlu etmek için zoraki bir şekilde tebessüm etti... Sofraya oturdu. Yaşlı bedeni yılların yüklediği yorgunluğu bir an önce üzerinden atmak ister gibiydi... Ötelere gitmek arzusundaydı; ancak şimdi sırası değildi. Cemileyi büyütmeliydi.
Cemile kahvaltı sofrasında dedesinin yorgun bedenine baktı. Dedesiyle arasında upuzun bir yaşam farkı vardı. Bu yüzden sorunların üstesinden gelebilmek için biraz daha fazla çaba göstermeliydi. Büyümek, okumak, doktor olmak, yoksul, çaresiz hastalara şifa dağıtmak özlemiyle dopdoluydu. Amacına ulaşmak için disiplinli bir şekilde derslerine çalışıyordu…
Hasan Efendi elindeki ağaç tespihi minderin üzerine bıraktı. Titrek elleriyle çayını yudumladı.
-Cemile, yaşam sorunlarından asla kaçma, onların üzerine gidip üstesinden gelmeye çalış. Unutma ki hayatın fırtınaları, uzayıp giden kara geceleri de vardır. Dayanmalısın tüm bunlara! Hiçbir zaman umudunu kaybetme! Şayet ben şu fani dünyadan göçüp gidersem kendini çaresiz hissetme… Hayatın boyunca Allah’tan yardım iste; çünkü O, her şeyin sahibidir.
-Dedeciğim Allah sana hayırlı ömürler versin. Bizi yaratan Allah elbette bize bir yol açacaktır. Sen beni merak etme.
Hasan Efendi namaza durdu… Alnı kırışık, yanakları çökük ve solgun… Anlamı derin bakışlarıyla rükû ve secdeye varıyor, okuduğu sureler duvarlarda yankılanıyordu... Sahildeki kayalara vuran deniz dalgalarının zaman içinde onları aşındırması gibi Hasan Efendi’nin yaşlı bedeni de her geçen gün zaman dalgalarının önünde yıpranıyordu… Kederlerini uysal olmayan bağlardan koparır gibi sağa sola huzur içinde selam verip namazını bitirdi… Ellerini kaldırıp uzun uzun dua etti… Dudağından dökülen dua mırıltıları venüs gibi parlayan gözlerine bir ümit ışığı oluyor; ruhu, sınırlı olan dünya yaşamından kopup sınırsız olana doğru yükseliyordu.
Yıllar gelip geçti. Hasan Efendi, bir kuş gibi ötelere uçup gittiğinde geride boynu bükük seccadesi ve kederli torunu kalmıştı… On beşine yeni ayak basmış Cemile için acılar içinde yaşam sürmek bir alın yazısıydı... Komşuları Cemile’yi yanlarına alıp kendisine bakmak istediler; ama o bu yolu seçmedi.
Düş beyaz güzel bir geleceğe yürümek için sabırla yaşamı kucaklamak zorundaydı. Dedesi:
-Bekle, sabırla bekle... Her şey güzel olacak, dememiş miydi?
Cemile, yetimhaneyi çok sevdi. Güzel arkadaşlıklar edindi. Ayların huzur içinde gelip geçtiği günlerin birinde yatağına bağdaş kurup oturdu. Fotoğraf albümünü çıkardı. Anne ve babasının mutlu günlerinde çekindikleri siyah beyaz fotoğraflarına gözü ilişti. Kendinden on yaş büyük olan kız kardeşi İzel, altın sarısı saçları, deniz mavisi gözleriyle ne kadar güzeldi? Her şey mazide kalmıştı... Yorgun bedenini yatağa bıraktı. Hasan Efendi’nin ailesi için anlattıklarını gözünün önüne getirdi:
-Baban denizaltı subayıydı. Aylarca göreve gidip gelmediği oluyordu. Akdeniz’e bir görev için gitti. Denizaltıları eski bir mayına çarpmış. Bu kaza sonucunda tüm mürettebat gibi baban da şehit düştü… Babanın ölümünden sonra annen denizlere, insanlara küstü... Yıllarca boş umutlarla deniz dalgalarına baktı... Hiçbir şey konuşmuyordu. Babanın ölümünü asla kabullenememişti. Babanı çok seviyordu, baban da onu çok severdi. Yıllar böylece gelip geçti. Annen, babanın şehit düşmesinden sonra başka biri ile evlenmeyi düşünmedi. Dalgındı, durgundu. Bir gün trafik polisleri bana acı haberi ilettiklerinde dünyam başıma yıkılmıştı. Annenin arabasında kardeşin İzel de vardı. O da annenle birlikte ağır yaralanmıştı. Belki de kader onları ayırmadı... Doktorların onca müdahalesine rağmen maalesef hayata gözlerini yumdular. Uzun bir ömre sahip olmak pek de iyi bir şey değil Cemile… Acılara tanık ola ola yıpranıyor insan.
Yıkılmamalıydı. Hayata ümitle sarılmalıydı. Karanlıklar ne kadar yoğun inse de, fırtınalar ne kadar amansız esse de bu hayatta, geceyi aydınlatan bir güneş, fırtınaları dindiren bir kader dalgakıranı mutlaka bulunurdu. Sabırla doğacak güneşi, dinecek fırtınayı beklemeliydi.
Cemile hayal dünyasında yolculuk yaparken sokakta insanın içini ürperten bir rüzgâr uğultusu... Yatakhane penceresi tam kapanmadığı için sert rüzgâr pencereyi açmış, içeri dolmuştu. Kitaplar, defterler, perdeler, yatak çarşafları sağa sola savruluyordu. Müdire hanım koşarak pencereyi kapattı. Altmışını aşkın şefkatli bir bayandı. Yüzünden tebessüm eksik olmuyordu. Çocuklara anne şefkatini aratmamak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Yetimhanedeki çocuklar müdire hanımı çok seviyorlardı.
On yıl sonra…
Üniversite hastanesinin önünde ambulans sesleri... Ambulansın kırmızı lambaları, umutsuz bir hastanın kalp atışı gibi yanıp yanıp sönmekte... Acil önünde biriken telaşlı hasta yakınları... Sedyeyle, hastayı sonu belirsiz yazgısına taşıyan sağlık görevlileri... Hastanın etrafını sarmış beyaz elbiseli, şifa meleklerine benzeyen hemşireler... Hastanın koluna bağlanan serum... Asansörle hastanenin bodrum katına indirilen ameliyat odasına götürülen yaşlı kadın... Her biri farklı amaçlara odaklanmış sağlık görevlileri...
Aşağıda olup bitenlerden habersiz, müjdeli bir haber uman hasta yakınları... Sonucu kestirilemedik bir kader saatinin akrebiyle yelkovanı arasında gidip gelen hayatlar...
-Kurtulması olanaksız. Sence de öyle değil mi? Çok çileli bir kadındı. Hakkında hayırlısı olsun. Trafik kazasında ciddi darbe almış... Ama çıkmadık candan umut kesilmez. Duadan başka bir şey gelmiyor elden...
Doktor Cemile, başarılı bir doktordu… Bodrum kattaki soğuk ameliyathanede, kaderin çocukluğundan beri omzuna yüklediği sorumlulukların ağırlığı altında kalarak da olsa, hastalarına umut ışığı olmayı sürdürüyordu. Kendini insanlığa adamıştı. Hastanede her gün yeni bir ümitle doğuyordu güneş... Ameliyathane masasının üzerinde yeşil elbiseli, cihazlara bağlı solunum yapan, doktorun ve kaderin ellerine kendini bırakmış nice hastalar gelip gidiyordu. Mesleğini çok seviyordu. Saatler boyu ameliyat odasında kalmak, hastalara şifa dağıtmak ona huzur veriyordu. Doymak bilmeyen öğrenme azmiyle, hastaları iyileştirme çabasıyla ve neşterinin gümüş renkli parlak şifa ışığıyla hayata döndürdüğü yüzlerce insan oluyordu… Koruyan, kollayan, seven, acıyan, dileyen, şifayı arzulayan, değişen, değiştiren, siyah ve beyaz umutların arasında gidip gelen hastaların umut ışıkları olabilmek kolay değildi. Kentin çıkış güzergâhında, ıssızlığın hüküm sürdüğü, otuz dönümlük üniversite yerleşkesi içinde, görkemli taş mimarisi ile göğe yükselen hastane, kimileri için hayata dönüş, kimileri için de ötelere uzanan sonu kestirilemedik bir yolculuk istasyonu…
Bir müddet sonra ameliyathane kapsısında Dr. Cemile gözüktü. Hasta yakınları, meraklı bakışlarla doktorun çevresine toplandılar, onun yüz mimiklerinden, hastanın durumuyla ilgili çıkarımda bulunmaya çalışıyorlardı.
-Ameliyat başarılı geçti. Hastanın hayati riski yoktur. Yoğun bakımda bir süre gözetim altında tutulacak. Geçmiş olsun.
Hastane koridorlarında büyük bir sevinç... Hasta yakınları sağa sola koşuşturuyor, birbirlerine sarılıyorlar.
Doktor Cemile yoğun bakım ünitesine geçti. Servisinde bir kız çocuğu yatıyordu. Bir sağlık sorunundan dolayı onu ameliyat etmişti. Duvar saatine baktı, saat üçü gösteriyordu... Hasta kızın odasına geldi. Nabzına baktı. Her şey yolunda gözüküyordu. İlaçların etkisiyle uyumuş olmalıydı...
Buzdolabının kapağını açtı. Bir şişe su alıp odasına geçti. Lambayı yaktı. Suyu yudum yudum içti. Pencereye yanaştı. Usulca perdeleri açtı. Çok uzaktaki sokak lambalarına baktı. Işıklar karanlığı dağıtmaya güç yetiremiyor gibi silik bir şekilde parlamaktaydı. Dr. Cemile dalıp gitti... Acile hızlıca yanaşan bir ambulans görür gibi oldu. Annesi ve kız kardeşini anımsadı. Gece karanlığında olup bitenleri daha iyi görebilmek için gözlerini iyice ovuşturdu. Perdeyi aralayıp pencereden dışarı baktı. Düşsel gölgelere dikkatlice baktıktı. Gece koyuluğu bir sis gibi gölgelerin üzerine çöktü. Gölgeler, karanlığın çiğ kokusuna karışarak yok oldu…
Doktor Cemile yoğun bakım ünitesinde yatan kız çocuğunun temiz simasında kız kardeşini görüyor gibiydi. Sabah olduğunda servisi gezmeye başladı.
-İzel, büyüyünce ne olacaksın?
-Doktor.
-Niçin doktor olmak istiyorsun?
-Hasta olan insanları sağlıklarına kavuşturmak için.
-Neden olmasın ki? Sen çok akıllı bir kızsın. Günün birinde senin iyi bir doktor olacağına inanıyorum.
Doktor Cemile, umut duluydu. Umutsuzluğun çaresiz bir hastalık olduğunu çok iyi biliyordu... Bundan dolayı hastalarına umut vermeyi, kendisi için bir ödev addediyordu. Hayat akıyordu. İnsanlar da hayatla birlikte akıyordu.
Doktor Cemile hastanenin bahçe kapısından dışarı çıktı. Akşam ezanı yakındı. Sahil boyundaki camiye doğru yola koyuldu. Denizin köpüklü dalgaları, asırlık kayaları tokatlıyordu sanki. Derin bir nefes aldı, bir daha, bir daha... Gözü, günbatımına ilişti. Deniz üzerinde çığlık çığlığa kanat çırpan özgür martılar, son bir defa yiyecek bir şeyler bulma umuduyla uçuşuyorlardı sanki... Köpük köpük sahile vuran ardı arkası kesilmeyen deniz dalgaları... Kızıllığa bürünerek denize batan güneşin mistik görüntüsü... Kaybolmaya yüz tutan hayatlar gibi gözden kaybolan güneş... Gökyüzünde bakır renginin kızıllığına bürünen bulut kümeleri...
Suskun ormanlar, sessiz gökyüzü, denizi durulmuş şafakların doğuşundaki gizem, ömür meltemlerinin aynalarında kalan izlerden kesitler, koyu gecelerin koynunda berrak ay sessizliği, iç çekişlerde büyüyen o güzelim anıların son kalıntılarından artakalan ne varsa hepsini halden hale sokan zaman, ana kucağı gibi insanları kollarına alıp büyütüp besleyen toprak…
İki yıl sonra Doktor Cemile, bir meslektaşıyla evlendi. Tıp fakültesinde öğretim görevlisi olarak başarılı ameliyatlar yapıp öğrenci yetiştirmeye devam etti. Sosyal projeler geliştirerek yoksullara destek sağladı. Gece karanlığında yön bulduran kızıl gezegen yıldızı gibi Doktor Cemile de insanlığa bir umut ışığı olup başarılı bir bilim insanı olarak yaşamını sürdürdü.
Ferhat Saul Aaron
Hizirlayolculuk.com