top of page

Anka Dağındaki Mağaranın Sırrı - Masal

Evvel zaman içinde bir kral varmış. Avlanmayı çok severmiş. Bir gün ormanda avlanırken bir geyiğe rastlamış. Atını geyiğe doğru sürmüş. Kral geyiğe yaklaştıkça at huysuzlanıp şaha kalkmaya başlamış. Kral, çaresiz bir şekilde atından inmiş. Ormanın derinliğine doğru kaçan geyiğin izini sürmeye başlamış. At, ayağına mıh çakılmış gibi kıpırdamadan olduğu yerde duruyormuş. Kral bu duruma bir anlam verememiş. Ağaçların arasında yürürken ormanın derinliklerinden gelen ürpertici bir ses duymuş. Heyecandan olduğu yerde donakalmış. Sesin geldiği yere doğru yürümüş. Bir müddet sonra gördükleri karşısında nutku tutulmuş.


Hüma kuşunun yaşlı bir çobanla baş başa vererek konuştuklarını görmüş. Kulak kabartıp onları dinlemeye başlamış.


-Sen Hüma kuşusun. Hiç dinlenmeden gece gündüz gökyüzünde uçarsın. Senin ayakların asla yere değmez. Neden yere indin, benden ne istiyorsun?


-Güttüğün koyunların içinde bir kara koyun var. O koyunu dikkatlice takip et, onun gittiği yerin izini sür, sırrını anla… Beni buraya getiren şey,  temiz kalbin ve iyilikseverliğindir, diyerek gözden kaybolmuş. 


Kral, çobana olup bitenleri sormak istemiş. Ama çoban ansızın gözden kaybolmuş. Sanki yer yarılıp içine girmiş. Kral hayretler içinde kalmış. Çaresiz bir şekilde atına binip sarayın yolunu tutmuş. Ertesi gün saray bilgelerini huzuruna çağırmış. Olup bitenleri kendilerine anlatmış. Saray bilgelerinden biri:

-Kralım! Hüma kuşu talih kuşudur. Kara koyunun sırrı bilinmeden bir şey söyleyemeyiz. Tellallarla haber salalım. Kara koyunu olan çiftçileri huzura toplayalım, demiş.


Bilgenin bu sözü krala hoş gelmiş. Kral dört bir yana haber saldırmış. Kara koyunu olan çobanlar huzura getirilmiş. Kral iğneden ipliğe bunları süzmüş. Ama ormanda gördüğü yaşlı çobanı bunlar arasında görememiş. 


İçinden “Kör çobanın sürüsünün sonu uçurumdur. Ormandaki çobanı bulmadan kara koyunun sırrını anlamak mümkün değil.” diye geçirip onların ağzını aramaya karar vermiş.


“İçinizde Hüma kuşunu duyan bilen var mı?” diye sormuş. Derin bir sessizlik olmuş… Yer demir gök bakır… Çobanlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Korku dağları sarmış… İçlerinden biri:


-Hüma kuşunun sırrını anlamak için yalan söylemeyen, hayvanları öldürmeyen, kötülükleri iyilikle savan, merhametli, doğru sözlü, haram lokma yememiş biri olmak gerekir. Bizler kusurlu insanlarız. Bizlerin Hüma kuşunu görmesi mümkün değildir. Hüma kuşunu görmek her insanın harcı değildir Kralım, demiş.


Kral çobanları köylerine yollamaya karar vermiş ve bu olup bitenlerden sonra adeta kendi gölgesinden korkar olmuş… 


Anka Dağı’nın eteklerinde yaşayan, koyun güderek geçimini sağlayan yaşlı çoban, her zaman olduğu gibi koyunlarını ağıla sürmüş. Eşi, koyunları sağmaya başlamış. Sağmış sağmasına da kara koyun bir damla olsun süt vermiyormuş. Bu duruma çok şaşırmışlar. Kara koyunu takip etmeye karar vermişler. Ertesi gün öğlene doğru kara koyun sürüden ayrılmış. Yaşlı çoban, kara koyunu takip etmeye başlamış. Kara koyun bir mağaranın önüne gelmiş. Çoban bir de ne görsün? Mağaranın girişinde gözler görmedik, kulaklar işitmedik heybette iki aslan durmuyor mu?.. Koyun mağaranın ağzına geldiğinde aslanlar ona yol veriyorlarmış. Koyun mağaraya giriyormuş. Bir müddet sonra da mağaradan çıkıp sürüye katılıyormuş. Yaşlı çoban bu durumu eşine anlatmış. Birlikte uzun uzun düşünmüşler. Mağaranın içinde ne olup bittiğini anlamaya çalışmışlar. Ama nafile… Yaşlı çoban sonunda mağaraya girmeye karar vermiş. Ertesi gün olduğunda kara koyun yine sürüden ayrılıp mağaranın yolunu tutmuş. Yaşlı çoban “Islanmışın yağmurdan korkusu olmaz.” diyerek aslanlara yaklaşmış. Aslanlar korkunç bir şekilde kükremeye başlayınca çoban olduğu yerde dona kalmış, korkudan adeta küçük dilini yutmuş. Bir müddet sonra kendine gelmiş ve ardına bakmadan hızla oradan uzaklaşıp sürünün yanına dönmüş. Bir müddet sonra da kara koyun sürüye katılmış. Çoban eve döndüğünde olup bitenleri eşine anlatmış. 


-Beyim ikimiz de kocadık. Şu dünyada senden başka kimim kimsem yok. Sana bir şey olursa ben ne yaparım? Bence bir daha gitme oraya, illa da öğreneceğim bu sırrı dersen kara koyunun sırrını öğrenmek için yarın mağaraya birlikte gidelim. Öleceksek de birlikte ölelim.


-Hayır hanım. Göz göre göre seni ateşe atamam, demiş. 


Ertesi gün olmuş. Kara koyun her zamanki gibi sürüden ayrılmış. Çoban da kara koyunla birlikte mağaraya doğru yürümüş. Bir de ne görsün?.. Aslanlar mağaranın girişinden yavaş yavaş uzaklaşmıyorlar mı?.. Gözlerine inanamamış. Bu durumu fırsat bilerek mağaradan içeri girmiş. Yüreği korkudan tir tir titriyormuş. Kara koyun bir erkek bebeği emziriyormuş. Çoban şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Hemen bebeği kucağına alıp mağaradan çıkmış. Sürüyü önüne katarak evin yolunu tutmuş. Eşine olup bitenleri anlatmış. Eşi bu duruma çok sevinmiş. Bebeği birlikte büyütmeye başlamışlar. Yıllar geçmiş… Çocuk büyümüş, koskocaman bir delikanlı olmuş.


Günlerden bir gün çoban, sürüleri otlatırken ormanda kırmızı gözlü, yeşil tüylü alageyikle karşılaşmış. Alageyik:


-Mağarada bulduğunuz çocuk, eski bir kralın oğludur. Kara koyun da eski kralın eşidir. Kötü kalpli cadı sihir yaparak kralın eşini kara koyuna çevirdi. Eski kralı da sihir yaparak Yada taşına çevirdi. Bu taş yerinden oynatılırsa ülkeye felaketler gelir. Bunları sihirden kurtarmak için Kafdağına ulaşmak gerekir. Sizi yalnızca Hüma kuşu oraya götürebilir, demiş ve gözden kaybolmuş. Yaşlı çoban derin derin düşünmüş. Koyun sürüsünü önüne katarak eve gelmiş. Eşiyle birlikte olup bitenleri delikanlıya anlatmaya karar vermişler. 


-Yavrum, kader bize çocuk nasip etmedi. Başa gelenlere razı olmak gerekir. İyi günleri kötü günler takip eder. Zorlukları kolaylıklar izler… Her güçlükle beraber bir de kolaylık vardır, diyerek olup biten her şeyi çocuğa anlatmış. Kafdağına gitmek için hep birlikte Hüma kuşunu aramaya karar vermişler.


Çoban:


-Hüma kuşuyla yıllar önce karşılaştım. Anka Dağı’nda bir mağara var. Her dolunayda mağara suları kuyudan dışarı taşmaya başlar, su kırmızı bir renkte akar. Tam bu sırada Anka Dağı’nın tepesinde siyah siyah bulutlar belirir. Hüma kuşu dünyaya gelmiş demektir. Yalan söylemeyenler, merhametli olanlar, iyilikseverler, kötülüğe iyilikle karşılık verenler, cömert insanlar Hüma kuşunu görebilirler, onunla konuşabilirler, demiş.


Vakti gelince Anka Dağı’na çıkmışlar. Gece olmuş. Dolunay devasa bir şekilde Anka Dağı’nın tepesinde görünmüş. Aniden küçük bir yer sarsıntısı olmuş ve mağara kuyusundan kırmızı sular taşmaya başlamış. Anka Dağı’nın tepesinde küme küme siyah bulutlar belirmiş ve Hüma kuşu çıkagelmiş. Çoban ve ailesi, olup bitenleri Hüma kuşuna anlatmışlar. Hüma kuşu:


-Kırk gün sonra yaşadığınız dağın eteklerine üç tane kanatlı at gelecek. Atlar gelince kara koyunu kesin. Etinden onlara ikram edin. Size “Biz et yemeyiz, ot yeriz!” derler. Onların sözüne sakın kanmayın, kara koyunun kanından alınlarına sürün. Sonra da sizi Kafdağına götürmelerini isteyin. Kara koyunun postunu da yanınızda getirmeyi unutmayın, deyip gözden kaybolmuş. 


Eve dönmüşler. Bu konuyu aralarında konuşmuşlar. Kafdağına gitmek için yol hazırlığı yapmaya karar vermişler. Ertesi gün olduğunda Anka Dağı’nın eteklerinde kanatlı üç doru at belirmiş. Hemen kara koyunu kesmişler. Pişirmişler. Atlara kara koyunun etinden ikram etmişler. Atlar:


-Biz et yemeyiz, ot yeriz, demişler. Çoban onlara hiçbir şey demeden alınlarına kara koyunun kanını sürmüş. Atlar birdenbire aslana dönüşmüşler, kükreye kükreye kara koyunun etini yemişler.  


-Dile bizden ne dilersen!


-Bizi Kafdağına götürmenizi istiyoruz.


-Yolculuk boyunca gözünüzü açmayacağınıza söz verirseniz, sizi Kafdağına götürebiliriz, demişler. Aslanlara gözlerini açmayacaklarına dair söz vermişler, onların üzerlerine binip gözlerini kapatmışlar. Toprak ansızın yarılmaya başlamış, aslanlar yarılan topraktan içeri girerek gözden kaybolmuşlar.  


Kafdağına geldiklerinde gözlerini açmışlar. Hayretten küçük dillerini yutmuşlar. Kafdağı gökyüzünde bulut gibi yüzüyormuş. Ağaçların dallarında gözler görmedik, kulaklar işitmedik güzellikte meyveler varmış. Meyveler koparıldığında hemen bir yenisi çıkıyormuş. Gece olduğunda tüm ağaçlar renk renk ışık saçıp çevreyi aydınlatıyormuş. Hüma kuşu:

   

-Ülkemize hoş geldiniz! Kara koyunu kesince, kralın eski eşi Anka Dağındaki ulu çınarın bulunduğu ormanda bir tavus kuşuna dönüştü. Tavus kuşunu bulun. Kara koyunun postunu tavus kuşuna sıkıca sarıp sarmalayın, üç gün sonra kraliçe eski haline döner. Kraliçe Yada taşını bulsun kara koyunun postunu ona sıkıca sarsın, kral tekrar eski haline döner, demiş. Hüma kuşu, kendilerine büyük bir ziyafet vermiş. 


Ziyafetten sonra vedalaşma zamanı gelmiş. Aslanlara binip gözlerini kapatmışlar. Bir zaman sonra da kendilerini evlerinin bahçesinde bulmuşlar. Aslanlar gök gürültüsünü andıran korkunç bir heybetle kükremişler. Kanatlı doru atlara dönüşüp mavi gökyüzüne doğru kanat çırparak gözden kaybolmuşlar.   


Bu sırada kral her zamanki gibi ava çıkmış. Ormanda gezinirken eşsiz güzellikteki tavus kuşuna rastlamış. Kuşun gövdesinde renk renk desenler varmış. Kral, tavus kuşunu çok sevmiş, onu yakalayıp eşine hediye etmeyi düşünmüş; zira kralın eşi tavus kuşlarını severmiş. Kral tüm çabalarına rağmen tavus kuşunu yakalayamamış. Kuş, ulu çınarın dallarına konup akıl sır erdirilemedik bir şekilde gözden kayboluyormuş. 


Kral saraya dönüp ferman çıkarmış. Tellallar, ülkenin dört bir yanına dağılmışlar. Davullar çalıp kralın fermanını okumuşlar: 


-Duyduk duymadık demeyin! Her kim ormanda yaşayan tavus kuşunu sağ salim yakalayarak saraya getirirse kralımız kendisini saraya vezir yapacaktır, demişler. Çoban ve ailesi kralın bu fermanını duyunca çok endişelenmişler. 


Kralın fermanını duyanlar, tavus kuşunu yakalamak için ormana akın etmişler. Tavus kuşunu yakalamak için çok uğraşmışlar; ama nafile... Tavus kuşu bir anda gözden kayboluyormuş. Sonunda çaresiz düşüp onu yakalamaktan vazgeçmişler. Bu arada yaşlı çoban ve ailesi tavus kuşunu bulmak için yollara düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir zaman sonra tavus kuşunun yaşadığı ormana varmışlar. Ormandaki ulu çınar ağacının altında oturup tavus kuşunun gelmesini beklemişler. Ansızın bir ses işitmişler. Sesin geldiği yöne doğru başlarını çevirmişler. Bir de ne görsünler?.. Ulu çınar ağacı bir insan gibi yürümeye başlamasın mı? Buna çok şaşırmışlar. Ulu çınar ağacı:


-Ormana hoş geldiniz! Tavus kuşunu aradığınızı biliyorum. Kral, onu yakalamak için çok uğraştı; ama bunu başaramadı. Tavus kuşu her defasında görünmez olup onun gözünden kayboldu. Bu ormandaki tüm canlılar, barış ve huzur içinde yaşarlar. Kalbinde kötülük olanlar, yalan söyleyenler kendilerine zarar vermeye kalkıştıkları an onların gözünden kaybolurlar. Sizler iyi insanlarsınız. İyilik ve doğruluk sizin kılavuzunuz olmuş. Tavus kuşu akşama doğru buraya gelecek. O, sizin gözünüzden kaybolmaz, böylece kendisiyle konuşabilirsiniz, demiş.


Akşama doğru tavus kuşu ulu çınarın altına gelmiş. Yaşlı çoban ve ailesi çok heyecanlanmışlar. Tavus kuşu dikkatlice onları süzmüş. Yanlarına yaklaşmış. Oğlunun karşısında durmuş:


-Kara koyun postunu üzerime sıkıca sarın. Beni Anka Dağı’ndaki mağaraya götürün. Beni mağaranın içine bırakın, ardınıza bakmadan oradan uzaklaşın. Üç gün sonra dolunay çıkar, dolunay çıktığında mağaraya gelebilirsiniz, demiş. 


Delikanlı kara koyun postunu tavus kuşuna sıkıca sarmış. Tavus kuşu derin bir uykuya dalmış. Ölü mü diri mi belli değilmiş. Dikkatlice tavus kuşuna bakmışlar. Nefes aldığını görünce etekleri zil çalmış, buna çok sevinmişler. Tavus kuşunu kucaklamışlar. Yola koyulacakları sırada Ulu çınar ağacı:


-Orman tehlikelerle dolu... Vakit akşam oldu. Size bir zarar gelsin istemem. Hüma kuşunun dostları, benim de dostlarımdır. Bizim töremizde misafirin gönlünü hoş tutmak çok önemlidir. Benim dallarıma sıkıca tutunun. Sizi Anka Dağı’ndaki mağaraya ben götüreceğim, demiş.


Ulu çınar ağacı büyük bir gürültüyle yere eğilmiş. Çoban ve ailesi çınar ağacının dallarına sıkıca tutunmuşlar. Ağaç, bir insan gibi yürümeye başlamış, her adım attığında yer sarsılır gibi oluyormuş. Ormanın derinliklerine doğru yola koyulmuşlar ve bir müddet sonra da Anka Dağı’ndaki mağaraya varmışlar. Ulu çınar hürmetle başını yere eğmiş. Çoban ve ailesi çınar ağacından inmişler. Çınar ağacı:


-Bana müsaade… Benim yapacaklarım buraya kadar... Buradan ötesi size aittir. İyilikler sizi bulsun, demiş ve kendileriyle vedalaşarak gözden kaybolmuş. 


Yaşlı çoban ve ailesi Anka Dağı’ndaki mağaranın içine kara koyunun postuna sardıkları tavus kuşunu bırakmışlar. Arkalarına bakmadan hızla mağaradan uzaklaşmışlar. Eve geldiklerinde kendilerini bir merak sarmış ki demeyin gitsin! At görür aksar, su görür susar, dedikleri türden... Ama yapacakları pek fazla bir şey de yokmuş. Kısmette ne varsa kaşığa o çıkar, diyerek beklemeye koyulmuşlar. Üç gün dolar dolmaz Anka Dağı’na çıkarak dolunayı beklemeye başlamışlar. Dolunay dağın tepesinde belirir belirmez hızla mağaraya koşmuşlar. Bir de ne görsünler?.. Periler kadar güzel bir kadın karşılarında durmuyor mu? Kutlu gün doğuşundan bellidir, diyerek sevinç gözyaşı dökmüşler. Delikanlı annesini hasretle kucaklamış. Uzun uzun konuşup dertleşmişler. Kara koyunun postunu yanlarına alarak hep birlikte eve dönmüşler.  Birkaç gün sonra da Yada taşını bulmak için yola düşmüşler.


Yada taşı, Buzdağ Ata Dağı’nın tepesindeymiş. Bugüne kadar Yada taşını almaya kim gitmişse hiçbiri geriye sağ dönememiş. Hep birlikte oturup düşünmüşler. Bir çıkış yolu aramışlar; ama bulamamışlar. Tam bu sırada kırmızı gözlü, yeşil tüylü alageyik yanlarına gelip: 


-Yada taşı Buzdağ Ata Dağı’ndadır. Beni takip edin, sizi oraya götüreceğim, demiş.


Yada taşının olduğu yere götürmüş. Meğer bu alageyik iyi kalpli insanlara yardım eden bir orman perisiymiş. Kraliçe ışıl ışıl parlayan Yada taşına kara koyun postunu sımsıkı sarmış. Bir müddet sonra taş kırmızı bir ışık yaymaya başlamış. Işığın içinden eski kral çıkmış. Birbirlerine hasretle sarılıp söyleşmişler. Bu sırada sarayda büyük bir yer sarsıntısı olmuş. Kendilerine sihir yapan cadı bir anda Yada taşına dönüşmüş. Cadıyla işbirliği yapıp saraya kral olan kötü kalpli vezir de bir göçüğün altında kalarak can vermiş. Eski kral yeniden tahta geçmiş. Ülkeye bolluk bereket ve huzur gelmiş. Kral, yaşlı çobanı saray bilgesi yapmış. Hep birlikte mutlu bir hayat sürmüşler.


Derler ki bu dünyada hiçbir şey karşılıksız kalmaz. Kötülük eden kötülük bulur. İyilik eden iyilik bulur.


Gökten üç nur indi, biri bana, biri dinleyene, diğeri de bütün iyi kalpli insanların üzerine olsun!

                                    

Ferhat Saul Aaron

Hizirlayolculuk.com

© Hizirla Yolculuk 2021-2023
bottom of page