Yaşlı Tuhaf Adam ve Köylü Kızı - Masal
Hay dedim, huy dedim. “Bu ne pişmez şey?” dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk. Anan soylu, baban boylu derken kırk olduk. Kırkımız kırk ateş yaktık! Kırk gündür kaynatırım kaynamaz. Baktım ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil, “Eğil dağlar eğil!” dedik. Onumuz “Hu!” çekti. Onumuz su çekti. Onumuz un, onumuz odun çekti. Haydan geleni huya sattık, unu bulguru suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık. Vay ne kaynattık ne kaynattık! De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı? Derken efendim bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı?
Gayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana! Kanadını kaldırıp uçan uçana! Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım ahırdan boz eşeği. Vurdum sırtına palanı, çektim yedi yerden kolanı. Bindirdim üstüne doksanlık anamı. Boynuna mavi bir boncuk takmadım; ama koynuna koydum bir sabır taşı. Sabır taşı, sabırcık taşı deyip geçmeyin öyle! Ne anamın aşı ne gözümün yaşı! Tandırın başı, masalın başı, bu sabır taşı! Verilecek kuluna vermiş, bize de versin Yaradan! Haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, dinleyin şimdi, sabırlı kim, sabırsız kim?
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir köy varmış. Bu köyde, hep mutlu insanlar yaşarmış. Gam ve keder buraya uğramazmış.
Günlerden bir gün köye aksakallı bir dede gelmiş. Halinden tavrından yok yoksul olduğu belliymiş. Köylüler, bu garip insanın etrafına toplanmışlar. Sorup sual etmişler. Evsiz yurtsuz olduğunu anlayınca da kendini sofraya, aşa buyur etmişler. Derken, günler ayları kovalamış. Köyde bir kıtlık baş göstermiş. Oturup kara kara düşünmeye başlamışlar. Buna bir çare aramışlar. Köylülerden biri:
“Hey efendiler! Yıllardan beri mutlu mutlu yaşardık. Aşımızda bir noksan olmazdı! Sofralarımızda misafir eksik olmazdı. Hastalıklar ve kederler bizlere uğramazdı. Ekinlerimiz bire bin verirdi. Topraktan bereket fışkırırdı. Şimdi ne oldu da böyle bir musibete düştük? Ne zaman ki o yoksul yaşlıyı köyde ağırladık, başımızdan bela eksik olmadı!”
Bu söz diğer köylülere de hoş geldi. Hep beraber yaşlı adamın yanına vardılar. Durumu kendine anlattılar. Yaşlı adam, aksakallarını ellerinin arasına aldı. Sakalını sıvazlayarak düşündü. Köylülere dönüp dedi:
“Çöllerde kuruyan bir çiçeğin kaderi ben değilim. Bilirim her kapıdan nasıl kovulduğumu. Gittiğim yerlerde, dönüşümün izi kalır. Bir acıya, yalnızca iyiler yanar. Kardeşlik kolay mı? Daha doğarken şafakta yeni bir gün. Siyah beyaz kaderler de doğar. Kimi ölür, kimi gelir, kimi hasta olur, kimi ağlar, kimi sevinir. Ölümlü kalımlı dünya... Devran böyle çark eder. Lakin sabır gerekir. Benim kimsesiz bir adım var. Kendimle konuşmuşluğum var. Başıma gelen söylenmedik işler var. Söylediğim kadar duymadıysanız da bu kuraklık, toprağın suçu değil. Bu, benim suçum değil. Kader kapısını aralayın. Oradan bakın bir de olup bitenlere. Kader kendi diliyle acaba ne söyler? ”
Köylüler baş başa verip konuştular. Sordular, sual ettiler. Yaşlı adamın söylediklerini hoş karşılamadılar. Sonunda kıtlığın nedeni olarak misafiri gördüler. Onu köyden kovmaya karar verdiler. Öyle de yaptılar.
Yaşlı adam, ne yapsın. Kader onu acılara salmış. Yurtsuz koymuş. İstenilmedik bir yerde konaklamak olmaz, diyerek; pılını pırtısını sırtına vurup köyden ayrılmış. Ayrılmış ayrılmasına da köydeki işler her geçen gün daha kötüye gitmiş. Kıtlık, her yeri daha da kasıp kavurmuş. İnsanlar hasta olmuş. Hayvanlar açlıktan bir deri bir kemik kalmış.
Günlerden bir gün, gökyüzünden bir ışık inmiş, köyün ortasındaki koca ağacın gövdesine. Köylüler donakalmışlar. Çok şaşırmışlar. Derken ışığın içinden bir peri kızı çıkmış. Gözleri deniz mavisi... Saçları buğday sarısı, yüzü pembe gül, dudakları kiraz gibi... Köylülerin şaşkın bakışları arasında konuşmaya başlamış. Görelim ne söylemiş:
“Suçlamayın yok yoksulları. Boynu bükük gidiyorlar diye, onlar suçlu değil. Bağırları yakan bir ayrılıktır şimdi. Bil ki yüreklerdedir iyiliklerin yakıcı sevinci. Gecenin bağrında neler saklıdır, bilemezsiniz. Yaşanan günler hayatın sonu değil. Atılan ok havada durmaz. Zor günleri görmeden, safa olmaz. Bu köyde mutsuzluk yoktu. Sınandınız. Suçu yoksul misafire verdiniz. Kalbiniz böyle fısıldar, suçlunun kim olduğunu.” dedi. Gözden kayboldu.
Köylüler bunun bir ikaz olduğunu düşündüler. Yapıp ettiklerine pişman oldular. Dört bir yana at koşturdular. Lakin yoksul yaşlıyı bulamadılar. Günler, zorluk içinde böylece gelip geçti.
Yoksul dede kendini misafir eden ailenin küçük kızına bir tohum vermişti. Onu, darda kalınca toprağa ekmesini söylemişti. Küçük kız, kimseye haber vermeden bahçeye vardı. Bu tohumu ekmenin tam sırası diye düşündü. Tohumu toprağa ekti. Can suyu verdi. Sabahı bekledi. Güneşin ilk ışıklarıyla bahçeye koştu. Bir de ne görsün? Tohum, kocaman bir sarmaşık olmuş. Gözler görmedik, kulaklar işitmedik güzellikte kocaman bir kabak. Buna çok şaşırdı. Kabağı eliyle itti lakin yerinden oynatamadı. Koşup bunu anacağızına anlattı. O da köylülere söyledi. Köylüler hep birlikte bahçeye vardılar. Şaşkınlıktan küçük dillerini yuttular. Böyle bir kabak ne görülmüş ne de işitilmişti. Bir baltayla kabağı parçalamaya karar verdiler.
Balta güçlükle kesiyordu kabağı. Derken kabak ikiye bölündü. Kabağın içinden çil çil altınlar saçıldı. Köylüler sevinç çığlıkları atarak saçılan altınları toplamaya koyuldular. Siz deyin elli akçe, ben diyeyim, yüz akçe.
Köylü bilgelerinden bir bilge, ileri atılıp dedi. Görelim ne söyledi:
“ Hey, ağalar beyler. Bu işte bir iş var. Burada bir derin mana var. Bu yoksul yaşlı, erenlerden olmasın? Tuttuğu altın, yürüdüğü yer yeşil olanlardan olmasın. Bu altınları nefsimiz için harcamayalım. Gelin bu altınlara hiç dokunmayalım. O tohum belki kutsal sabır çiçeğiydi. Sonunda külçe külçe altın oldu. Biz de sabra, duaya koyulalım. Seyredip görelim ki neler olacak?”
Bu söz köylülere hoş geldi. Altınları heybelere koyup, doğruca sarayın yolunu tuttular. Onları, padişaha vermeyi münasip gördüler. Az gittiler. Uz gittiler. Dere tepe düz gittiler. Yollarda bîtap düştüler, lakin sabrettiler. Nihayet saraya vardılar. Ömrü hayallerinde görüp işitmedikleri ulu bir saray. Aşılması imkânsız yüce taşlarla örülü duvarlar. Altlarından ırmaklar akan saray yolları. İhtişamlı askerler. Her şey çok göz alıcı... Askerlere olup bitenleri anlattılar. Derken, padişah huzura kendilerini buyur etti. Köylüleri dinledi. Hiçbir şey söylemeden öylece kaldı. Bir zaman sonra vezirlere seslendi:
“Saray bilgesini bana çağırın!”
Emir hemen yerine getirildi. İçeri aksakallı saray bilgesi girdi. Köylüler bir de ne görsünler? Saray bilgesi kendilerinin misafir ettiği yoksul dede değil mi? Hayretten gözleri fal taşı gibi açıldı. Küçük dillerini yutar gibi olup adeta donakaldılar. Padişah, köylülere:
“Bir de bilgeye anlatın olup bitenleri!” dedi.
Köylüler, olup bitenleri, saray bilgesine anlattılar. Bilge, onları sessizce dinledi. Sonra da aksakalını avuçlarının arasına alıp sıvazlayarak konuşmaya başladı. Görelim bakalım bilge ne söylemiş:
“Kudretli padişahım! Bu köylüler yıllarca mutlu yaşamışlar. Ancak Allah kendilerini mutlulukla sınamış. Onlar bunun farkına varmamışlar. Hep mutlu olmalarının bir sınav olacağı, asla akıllarına gelmemiş. Bir gün onlara kutlu bir misafir yollanmış. Derken, kıtlık baş göstermiş. Daha önce böylesi bir durumla karşılaşmayan köylüler bu durumun nedenini araştırmışlar. Kusuru, yaşlı misafirde bulmuşlar. Onu uğursuz biri gibi düşünmüşler ve köylerinden kovmuşlar. Yaşlı misafir kutlu bir elçiymiş.” der. Padişah:
“İyi kötü günde şükür gerekir. Sabırlı olmak gerekir. Siz, iyi günde şükreden kötü günde isyan eden bir topluluksunuz; ama içinizdeki şu temiz kalpli küçük kız hariç. O kızı saraya alın. Diğerlerini de köylerine gönderin. Kendilerine kıtlık günlerini atlatmaları için yiyecekler verin. Altınları da hazineye gelir olarak yazın!” demiş. Demiş demesine de köylüleri almış bir düşünce.
Padişahın yanındaki yaşlı bilge nasıl olup da kendilerine misafir olmuştu? Bunun sırrı neydi? Neden küçük kız saraya alınıp kendileri köye yollanmıştı? Buna akıl sır erdirememişlerdi. Akıllarını kurcalayan soruların cevabını alamadan çaresiz bir şekilde köylerine dönmüşlerdi.
Aradan yıllar geçmişti. Küçük kız yirmisine basınca, padişah bu köylü kızını oğluna almıştı. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlardı. Ve bir gün ecel erişince, padişah, can kuşunu Azrail’e teslim etmişti. Tahta, padişahın oğlu geçmişti. Görkemli bir törenle padişah olmuştu.
Fakat padişahın oğluyla evlenen köylü kızı mutlu değildi. Köyünde yaşamak bir köylü kızı gibi ölmek istiyordu. Bu durumu sarayın yaşlı bilgesine anlatmaya karar verdi. Bilgeyi huzuruna çağırtıp düşüncelerini ona anlattı. Bilge, derin derin düşündü. Görelim bakalım ne söylemiş:
“Gönül ak akçeyi sevmeyince, neylesin padişahı? Akşam olunca tohumun içinden çıkan altınlardan birini avuçlarına al. Öylece uyu. Rüyanda müşkülünün nasıl çözüleceğini sana bildirirler.” dedi. Kız saray bilgesinin dediklerini yaptı. Altını, avuçlarının içine alıp uyudu. Rüya âleminde Zümrüdü Anka kuşunu gördü. Durumunu ona anlattı.
Anka kuşu:
“Sabah olunca, saray bilgesine git. Sana sır versin!” dedi.
Kız, ertesi gün heyecanla uyandı. Doğruca saray bilgesine gitti. Gördüğü rüyayı anlattı. Saray bilgesi saatlerce düşündü. Sonra, kıza sırları açıklamaya karar verdi. Görelim ne söylemiş:
“Yıllar önce bu ülkede çok adil bir padişah yaşardı. Özü sözü doğrulardan ve sabırlılardandı. Derken saraya bir fitne düştü. Padişahın erkek çocuğu olmuyordu. Çok sevdiği eşini terk ederek başkalarıyla evlendi. Lakin onlardan da çocuğu olmadı. Sonunda padişahı bir köylü kızıyla evlendirmişler. Ondan da bu padişah dünyaya gelmiş. Annesini de öldürmüşler. Sen, temiz kalplilerdensin. Şanı, parayı, sarayı elinin tersiyle itebilecek bir kalbe sahipsin. Sana bir sır söylemem gerek.” diyerek başladı duaya. Bir müddet sonra, üzerlerine yemyeşil bir ışık inmişti. Yaşlı insan yirmi beşinde bir delikanlıya dönüşmüştü. Öylesine bir güzelliğe sahipti ki kızın aklı başından gitmişti. Delikanlıya âşık olmuştu. Tıpkı Züleyha’nın Yusuf’a âşık olduğu gibi... Kız, bu durum karşısında hayretler içinde kalarak konuşmaya başladı. Görelim ne söylemiş:
“Hey akça koca. Bir tohum verdin. Saçtı akçe altınları. Düştüm saraya. Buldum padişahı. Oğlu bana gönül verdi. Aldı beni saraya. Sen nasıl akça kocasın? İn misin cin misin? Bu ne haldir, bu ne güzelliktir? Aşkından bîkarar kaldım? Hey akça koca Allah aşkına de bana. Bu ne haldir?”
Meğer yıllar önce kötü kalpli bir büyücü, padişahın oğluna sihir yapıp onu akça kocaya çevirmiş. Padişahın oğlu olmayan birini de onun oğlu gibi göstermiş. Bu büyünün bozulması için, dünya malına düşkün olmayan bir genç kızın dualı kabak tohumunu ekmesi gerekiyormuş. Kabağın içinden çıkan çil çil altınları avucunun içine alıp uyuduğunda, Zümrüdü Anka kuşu ona gerçeği bildirecekmiş.
Kız aşkından bîkarar olur. Delikanlı da kıza âşık olur. Sihirle, padişahın oğlu gibi gösterilen ve tahta geçen padişah, ansızın aksakallı, çirkin bir ihtiyar olur. Saray üç kez sarsılır. Soğuk bir rüzgâr eser. İçinden acuze bir kadın çıkar. Yeşil ışık tarafından kuşatılan acuze, bağıra bağıra yanıp kül olur. Delikanlı, padişah olur, tahta geçer. Kızla, evlenirler. Kırk gün kırk gece düğün yaparlar.
Derler ki dünya malı dünyada kalır. Kötülük eden bir gün bulur. Dünya, kendine önem vermeyenlerin ardı sıra koşar. Kendine koşanlardan, hızla kaçar. Dünyayı elde etmeye çalışanların ömürleri ah vahla geçer. Temiz kalpler, temiz kalpleri bulur. Dünyada hiçbir kötülük, cezasız kalmaz. Eden, bir gün mutlaka bulur. Dünya bir sınav salonudur. Bolluk da darlık da bir sınavdır. Her koşulda şükür ve sabır gerekir. Ölümlü kalımlı dünya. Bir var bir yok dünya. Bu dünyada kalırsa iyilik kalır.
Gökten üç elma düştü. Biri yazanın, biri okuyanın, biri de bu masaldan ders alanın başına... Onlar ermişler muradına, biz çıkalım kerevetine...
Ferhat Saul Aaaron
Hizirlayolculuk.com