Ölülerle Arkadaş Olacağım Hiç Aklıma Gelmezdi...
Sonbahar yapraklarının hüznünde benim dünyam… Rüzgârda savrulan hatıralar, geçmişin sisli sokaklarında kaybolmuş yüzler… Yaşam döngüsünde gelenler ve gidenler; bir kapı kapanır, bir kapı açılır sıra sıra…
Büyük bir hüzünle telefonumu cebime koydum. Neden mi? Kimi arayacağımın ayrımında olmadan rehberi açıp öylece baktığımı söylesem inanır mısınız? Belki içim sıkılıyordu, belki de birisiyle konuşmak istiyordum. Bütün bunlardan olabilir, bilemiyorum. Bildiğim bir şey var, o da şu: Rehberimdeki isimlerin yarısından fazlası artık bu dünyada değil. Sizce de garip değil mi? Ceketimi giyip dışarı çıktım. Akşam olmak üzereydi. Serin bir rüzgâr esiyordu. Yakamı kaldırdım. Kaldırım taşlarını saya saya yürümeye başladım. Bir ses işitir gibi oldum.
-Dostluk nedir sence?
Sağıma baktım. Soluma baktım. Kimseyi göremedim. Kendi kendime "İçimdeki sesin bir oyunu bu" diyerek yürümeye devam ettim. Uzaktan ezan sesi geliyordu. Derin bir nefes aldım. Bu esnada kaldırım kenarındaki çay ocağına gözüm ilişti. Çay ocağı kırk seneden beri bu köşede… Adeta mahallenin demirbaşı. İçeride birkaç yaşlı adam oturmuş tavla oynuyor. Zarların sesi dışarıya kadar geliyor. Babam da burada otururdu. Her akşam gelir, arkadaşlarıyla çay içer, tavla oynardı. Şimdi o masada oturanların hiçbirini tanımıyorum. Babamın arkadaşları da babam gibi göçüp gittiler. Biri kalp krizi, biri kanser, biri yaşlılık… Ölüm hepsini buldu. Şimdi yerlerinde yeni insanlar var. Onlar da bir gün gidecekler. Yerlerine başkaları gelecek. Böyle sürüp gidecek…
Çay ocağının önünden geçtim. İçeri girip bir çay içsem mi? İçsem ne olur, içmesem ne olur? Babamın oturduğu köşeye bakıp hüzünlenmek mi istiyorum? Hayır, istemiyorum. Ama içimde bir şey o köşeye çekiyor beni. Sanki babam hâlâ orada oturuyor da beni bekliyor. Saçmalık. Ölüler beklemez. Bekler mi? Bilmiyorum…
Yürümeye devam ettim. Biraz ileride bir berber dükkânı var. Camdan içeri baktım. Berberin koltuğunda biri oturuyor, saçını kestiriyor. Berber yaşlı bir adam. Yetmişini geçmiş olmalı. Ama hâlâ makasını tık tık işletiyor. Amcam da berberdi. Elli yıl bu mahallede saç sakal kesti. Herkes tanırdı onu. "Git amcana, saçını düzeltsin" derdi annem. Giderdim. Amcam saçımı keserken mahalle dedikodularını anlatırdı. Kim kimle evlenmiş, kimin oğlu askere gitmiş, kimin kızı doğurmuş… Şimdi amcam da yok. Geçen yıl gitti. Cenazesine çok kalabalık gelmişti. Elli yıllık müşterileri, dostları, akrabaları… Hepsi oradaydı. Ama şimdi dükkânın önünden geçen kaç kişi onu hatırlıyor? Belki birkaç yaşlı. Belki hiç kimse…
-Dostluk nedir sence?
Sağıma baktım. Soluma baktım. Önüme baktım. Arkama baktım. Yere baktım. Gökyüzüne baktım. Kimse yoktu. Bu ses nereden geliyordu? Aldırmadım. Yürümeye devam ettim.
Parkın önünden geçiyorum. Bankta iki genç oturmuş konuşuyor. Gülüyorlar. Biz de böyle gülerdik. Liseden arkadaşım vardı, her gün bu parkta buluşurduk. İkimiz de aynı kıza âşıktık ama birbirimize söylemezdik. Yıllar sonra itiraf ettik, güldük. O kız başka biriyle evlendi zaten. Arkadaşım beş yıl önce trafik kazasında öldü. Haberi aldığımda inanamadım. Daha kırk yaşında bile değildi. Cenazesinde o kız da vardı. Ağlıyordu. Neden ağlıyordu? Belki o da onu seviyordu, bilmiyorum. Belki sadece bir tanıdığın ölümüne ağlıyordu. İnsan bazen tanıdığının ölümüne ağlar. Tanımadığının ölümüne de ağlar bazen. Haberlerde görür, ağlar. Garip yaratıklar insanlar…
Parkın bankına oturdum. Yoldan gelen geçen insanları izlemeye başladım. Herkes bir yere gidiyor. Herkes bir şeylerle meşgul. Telefonlarına bakıyorlar, konuşuyorlar, gülüyorlar, somurtuyorlar… Bunların kaçı yirmi yıl sonra hayatta olacak? Bunların kaçı yarın hayatta olacak? Kim bilebilir ki? Belki şu karşıdan gelen adam yarın ölecek. Belki ben yarın öleceğim. Belki hiçbirimiz ölmeyeceğiz. En azından yarın… Amaan, boş ver. İşi gücü bırakıp bunlarla mı uğraşacağım. Kimin ne hali varsa görsün.
Banktan kalktım. Yürümeye devam ettim. Eskiden bu sokakta teyzemin evi vardı. Şimdi yerine bir apartman dikilmiş. Teyzem on yıl önce öldü. Evini sattılar, yerine apartman yaptılar. Teyzemin bahçesindeki erik ağacı da gitti. O ağaçtan erik toplardık çocukken. Teyzem reçel yapardı. Şimdi ne ağaç var ne teyze ne reçel. Hepsi hatıra oldu. Hatıralar da bir gün ölecek mi? Ben ölünce bu hatıralar da benimle gidecek. Kimse o erik ağacını hatırlamayacak. Kimse teyzemin reçelini hatırlamayacak. Sanki hiç olmamış gibi olacak her şey…
Köşeyi döndüm. Bir cenaze evi var burada. Önünde birkaç araba park etmiş. Birisi ölmüş demek. Kim öldü acaba? Tanıdık mıdır? Tanıdıksa bile artık tanımıyorumdur. Bu mahallede tanıdığım çok az kişi kaldı. Çoğu göçtü, öldü, taşındı. Eskiden herkes herkesi tanırdı. Şimdi kimse kimseyi tanımıyor. Apartmanlarda yan yana oturup birbirinin yüzünü görmeden yaşıyorlar. Ölsen kimse bilmez. Kokmaya başlayınca anlarlar…
Cenaze evinin önünden hızlı adımlarla geçtim. İçeri bakmadım. Bakmak istemiyorum. Ama ayaklarım yavaşladı. Durdum. Neden durdum? Bilmiyorum. İçeride ağlama sesleri geliyor. Bir kadın feryat ediyor. Kocası mı öldü, babası mı, oğlu mu? Bilemiyorum. Fark eder mi? Ölüm ölümdür. Kim ölürse ölsün, geride kalanlar ağlar. Bir süre ağlar, sonra hayat devam eder. Başka çare yok çünkü. Ölüler gider, kalanlar yaşamaya devam eder. Sonra kalanlar da gider. Başkaları kalır. Onlar da gider. Böyle sürüp gider…
Birdenbire omzuma bir el dokundu. Hızla dönüp baktım. Karşımda tanımadığım bir adam. Yaşlı bir adam. Sakalı beyaz, gözleri yorgun ama içinde bir ışık var. Bana bakıyor.
-Kaç isim var rehberinde?
Ne diyeceğimi bilemedim. Adam gülümsedi.
-Yüz elli üç mü? Yüz elli üç… Elif, lam, mim, ha… Harflerin ebcedi, sayıların sırrı… Bir isim silinir mi hiç? Silinse de iz kalır. İz kalır da görünmez olur. Görünmez olan yok mu olur? Gölgen görünmez olunca sen yok mu oluyorsun?
-Anlamıyorum…
-Berber dükkânının önünden geçtin. Makasın sesi geldi mi kulağına? Her tık bir nefes, her nefes bir zikir… Saç düşer yere, toprak alır. Toprak her şeyi alır. Ama verdiğini de geri verir. Erik ağacı nereden çıktı sanıyorsun? Teyzenin bahçesindeki erik, dedesinin dedesinin toprağından besleniyordu…
Adam bir an durdu. Cenaze evine baktı.
-Şu kapıdan her gün biri giriyor, biri çıkıyor. Girenler ağlıyor, çıkanlar susuyor. Ama kapı aynı kapı. Giren de çıkan da aynı kapıdan geçiyor. Sen hangi taraftasın? İçeride mi, dışarıda mı?
Cevap veremedim. Adam arkasını döndü. Yürümeye başladı.
-Bekle, dedim. Sen kimsin?
Dönüp baktı.
-Çay ocağındaki masayı gördün mü? Dört ayağı var. Biri kırık olsa masa durur mu? Durmaz. Ama kırık ayak atılmaz. Bir kenarda durur. Masa onu unutmaz. Eksikliğini hisseder. Sen de öyle hissediyorsun. Hissetmek bilmektir. Bilmek görmektir. Gören de görünen de aynı aynadan bakar…
Adam kayboldu. Sanki yer yarılıp da içine girmiş gibi bir anda gözden kayboldu. Sağıma baktım, soluma baktım; hiç kimse yoktu. Akşam karanlığı çökmüştü. Sokak lambaları yanmıştı. Eve doğru yürürken adamın söylediklerini düşündüm…
Ölülerle arkadaş olacağım hiç aklıma gelmezdi. Cebimde telefon, içinde yüz elli üç isim. Yarısı susmuş, yarısı konuşuyor. Ama hepsi orada. Hepsi aynı rehberde…
Belki bilinçaltımın bir oyunu, belki de fizikötesi bir hakikat… Gölgeyle gerçeğin iç içe geçtiği bir dünyada neyin gölge neyin ayna olduğunu kim bilebilir ki?..
Eve geldim. Koltuğa oturdum. Telefonumu çıkardım. Rehberi açtım. Gidenleri saymaya başladım. Bir, iki, üç, dört... Kimi isimleri hızlı geçtim, yüzlerini tam olarak hatırlayamadım. Acaba gidenlerin sayısı bir anlam taşır mı? Yetmiş yedi kişi… Yetmiş yedi… Bu sayı ebced hesabında kutsal bir isme karşılık gelir mi acaba? Genç yaşta gidenlerin sayısı ayrı mı tutulmalı? Yaşlı gidenlerin sayısıyla toplandığında başka bir isme mi denk düşer? Bir istatistik yapılabilir mi acaba? İstatistik sonucuna göre ölüm sayılarından bir hikmet çıkar mı? Amaan, boş ver. İşi gücü bırakıp bunlarla mı uğraşacağım. Kimin ne hali varsa görsün…
Saul Aaron