top of page

Pozitif Enerjili Cami Bulundu

Bu çağın kâhinleri artık kahve fincanına bakmıyor… Kameraya bakıyor, besmele çekiyor, sonra elini kaldırıp doğruca kalbine giriyor…


Geçen akşam yine karşıma çıktı biri… Ellerini önünde kavuşturmuş, "hocam" edasıyla bakıyordu kameraya, sesi yumuşacık, tonlaması hesaplı, arkasında hafiften bir ney sesi… Sanki stüdyo değil de bir dergâhtaymış gibi… "Bugün size çok özel bir sır vereceğim" dedi, ben de çayımı elime aldım, çünkü biliyordum, bu cümleden sonra gelen hiçbir şey sır değildir, satıştır…


"Eski uygarlıklar tapınaklarını rastgele yere koymazlardı" dedi, "enerji hatları vardı, jeopatik çizgiler vardı, bugün bile bu bilgiyi kullanabiliriz…" Sonra haritayı açtı, şehrin üstüne kırmızı noktalar serpiştirdi, camileri gösterdi… "İşte tam burası, negatif enerjiyi kesip pozitif enerjiye çeviren nokta" dedi, gururla, sanki az önce bir fizik ödülü kazanmış gibi…


Peh peh peh…


Kiliseleri de unutmadı tabii, cömertti çünkü, "bakın burada da böyle bir odak var" dedi, ekranda bir kilise belirdi, kubbesi haçıyla… Allah'a açıkça şirk koşulan bir yapı, "pozitif enerji" üretiyormuş… Adam, bir camiyle bir kiliseyi aynı titreşim cetveliyle ölçerken, aslında ikisinden de hiçbir şey anlamadığını itiraf ediyordu, kendisi bile farkında olmadan…


Vah vah vah...


Liste daha bitmedi… Bir başkası minarenin boyunu bir ismin ebced sayısına denk getirdi, "kozmik şifre" dedi… Bir başkası "burcunuza göre en bereketli dua vakti" diye bir çizelge yaptı… Bir başkası muskayı "enerjisi yüksek" bir taşla birleştirip kargoyla gönderiyordu, kırk sekiz saat içinde kapına…


Sen bunları gördün mü hiç? Elbette gördün… Algoritma bunu senin için özenle seçti. Ve sen, sırf besmeleyle başladı diye, sırf bir âyet geçti diye, sırf "hocam" dediler diye, çiğnemeden yutmuş olabilirsin bunu…


Bu sahne bana yeni gelmedi açıkçası… Üç asır önce Molière, Tartuffe'de dindar görünen ama dinle pek alâkası olmayan bir adamı anlatır… O da böyle konuşurdu, yumuşak, hesaplı, ağzında hep "Gökyüzü," "ruh," "nasip"… Bir sahnede hizmetçi kıza şöyle der: "Couvrez ce sein que je ne saurais voir, par de pareils objets les âmes sont blessées, et cela fait venir de coupables pensées…" Yani: "Örtün şu göğsü, göremem onu, böyle şeyler ruhları yaralar, günahkâr düşünceler getirir…" Bakmamak için söylüyormuş gibi görünür, oysa asıl baktığı yer zaten orasıdır… Ekrandaki genç "hocam" da öyle… Enerjiden söz ediyor gibi görünür, oysa asıl baktığı yer izlenme sayacıdır, belki senin cebindeki paradır, belki de yalnızca senin hayranlığındır…


Shakespeare de görmüş bunu, asırlar önce… Hamlet'te der ki: "That one may smile, and smile, and be a villain…" Yani, "insan gülümseyebilir, durmadan gülümseyebilir, yine de alçak olabilir…" Ekrandaki adam gülümsüyordu işte, çok tatlı gülümsüyordu, sesi tatlıydı, sözlerinin çoğu da yanlış değildi hatta… Mesele tam orada zaten… Yanlış olsaydı iş kolaydı, elinin tersiyle iterdin, geçerdin… Ama doğru bir kelimenin içine eğri bir niyet gizlenince, sen onu nereden yakalayacağını şaşırıyorsun…


Ve işte tam bu yüzden gülüşüm kesiliyor şimdi…


Çünkü sana asıl anlatmak istediğim, camiyle kiliseyi aynı enerji tablosunda eşitleyen şu şaşkın adam değil… Sana anlatmak istediğim, senin kendi kalbinin, o ekranın karşısında otururken, sessizce neyi aldığıdır…


Çünkü tasavvuf ehli bilir ki, bir insanın karşısına oturmak, sözünü dinlemek, videosunu sonuna kadar izlemek, aslında bir sohbettir… Kelimenin gerçek mânâsıyla sohbet… Ve sohbet, yalnızca bilgi taşımaz… Sohbet, hâl taşır… Kiminle oturursan otur, o kişinin kalbinde ne varsa, sessizce sana da bulaşır. Bir velinin sohbetinde bir saat oturan, farkına bile varmadan değişir… Kalbi boş bir adamın sohbetinde bir saat oturan da değişir, ama başka türlü, fark edilmeyecek kadar yavaş, fark edildiğinde de artık iş işten geçmiş olur…


Resûlullah (sav) şirk için ne buyurmuştu, hatırlıyor musun? "Ey insanlar, şirkten sakının… Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir…" Riya, bu gizli şirkin en yaygın kapısıdır… Ve riya yalnız secdeye kapanırken olmaz… Riya, kameraya bakarken de olur, "bugün size çok özel bir bilgi vereceğim" derken de olur… O adamın niyetinin ne olduğunu sen bilemezsin, ama rivayet olunur ki, kıyamet günü ateşin ilk yalayacağı üç kişiden biri, tam da bunu yapan bir âlimdir… Bilgisini insanlara öğretmiş, ama Allah rızası için değil, "âlim" densin diye öğretmiş bir adam… O gün ona denir ki: sen bunu, dünyada söylensin diye yaptın, işte söylendi, şimdi git, ecrini oradan iste…


Yunus da bunu görmüş yedi asır önce: "Dışım derviş içim boş, dilim tatlı sözüm hoş / Amma ettiğim işi dinin değişen etmez…" Hafız da görmüş, Şiraz'da: "Zâhid-i zâhir-perest ez hâl-i mâ âgâh nist…" Yani, "görünüşe tapan zâhid, bizim hâlimizden habersizdir…" Doğu'da da Batı'da da, üç asır önce de yedi asır önce de, aynı hastalık, hep aynı yerinden yakalanmış…


Şimdi şunu düşün istersen: iki insan var, ikisi de aynı cümleyi söylüyor, harfi harfine aynı cümleyi, "Lâ ilâhe illallah…" Biri, yalnızca Allah duysun diye .. Öbürü, kalabalık bir sahnede, mikrofona doğru, sesini ustaca titreterek, izleyicinin gözyaşını hesaba katarak söylüyor aynı cümleyi… Harfler aynı, mahreçler aynı… Ama biri arşa çıkar, öbürü daha dudaktan çıkarken yere düşer… Şimdi sen, hangisinin sofrasından kalbine aldığını biliyor musun?


Çünkü mesele, o adamın ne söylediği değil… Mesele, senin kalbine ne aldığın…


Dostoyevski, dinden hiç söz açmadığı bir yerde bile bu kapıyı bulmuş: "Her şeyden önce kendine yalan söyleme… Kendine yalan söyleyen ve kendi yalanını dinleyen insan, sonunda gerçeği ne kendi içinde ne de çevresinde ayırt edebilir…" Sen her akşam o ekranın karşısına oturup içi boş bir sözü dinlersen, sözün doğru görünen kabuğuna alışırsın, ve bir gün gelir, gerçek olanla sahte olanı artık ayıramaz olursun… 


Bukowski, dini hiç konu etmemiş bir adamdı, sokağın adamıydı, ama bir şiirinde öyle bir cümle kurmuş ki sanki bizim bu meseleyi biliyormuş gibi: "the best at hate are those who preach love…" Yani, "nefrette en usta olanlar, sevgiyi vaaz edenlerdir…" O adamın kalbinde ne varsa, sana sevgi diye, hidayet diye, bereket diye sunduğu şey de onu taşır… Sen farkında olmadan, sevgi sandığın kâseden zehir içmiş olabilirsin…


Kur'an'da tam bunu anlatan bir âyet vardır: "Münafıklar sana geldiklerinde, 'Senin, elbette Allah'ın peygamberi olduğuna şahitlik ederiz' derler. Allah senin, elbette kendisinin peygamberi olduğunu biliyor. Fakat Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına elbette şahitlik eder." (Münâfikûn suresi, 1. Ayet)


Düşün bunu bir kere… Söyledikleri şey yalan değildi… Resûlullah (sav) gerçekten Allah'ın elçisi, bunda hiç şüphe yok, âyetin kendisi de bunu tasdik ediyor… Ama söyleyen samimi değildi,  söyleyenin kalbi orada değildi, ve Allah, doğru sözü, yalancının ağzında yalan saydı… Yalan saydıysa, o sözle beslenen bir kalbin ne ile beslendiğini bir düşün…


Onun için sana son sözüm şu: kalbinin önüne gelen her şeyi, sırf "İslami" göründü diye, sırf bir âyet, bir hadis geçti diye içeri alma… Bir kapıcı gibi dur kalbinin eşiğinde… Gelen her söze sor: bu, kimin sofrasından geliyor? Bu sözü söyleyenin kalbi neyle doluydu?


Allah, akıl sahiplerini böyle tarif eder: "Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir." (Zümer suresi, 18. Ayet)


Dinlemek serbest… Ama yalnızca en güzeline uymak, yalnızca kalpten geleni almak, gerisini elinin tersiyle geri göndermek… İşte akıl sahibi olmak budur…


Her şeyin en doğrusunu Allah bilir…


Saul Aaron

Hizirlayolculuk.com

© Hizirla Yolculuk 2021-2023
bottom of page