top of page

YAŞADIĞIMIZ ÂLEMDE TESADÜF VAR MIDIR? HÂDİSELERİN ESMÂÜ'L-HÜSNÂ İLE OKUNMASI

Tesadüf diye bir şey yoktur. Meseleyi baştan söyleyelim ki okuyan boşuna beklemesin.


"Tesadüf" kelimesi Arapça "sadefe" kökünden gelir. Aslı, iki şeyin birbirine rastlaması, karşı karşıya gelmesi demektir. Kelimenin kendisi bile olan bitene değil, bakan gözün karşılaştığı yere işaret eder; tesadüf, hâdisenin adı değildir, insanın o hâdiseye bakışının adıdır.


İnsanlar bu kelimeyi iki ayrı mânâda kullanıyor, karışıklık da buradan çıkıyor. Kimisi tesadüf derken şunu kastediyor: "Bu iş kendi kendine oldu, arkasında kimse yok." Bu açık bir inkârdır. Kimisi de şunu kastediyor: "Bunun neden olduğunu bilmiyorum." Bu inkâr değil, sadece cahilliktir. Birincisini söyleyen imanını kaybedebilir. İkincisini söyleyen doğru söylemiştir, yalnız yanlış kelimeyi seçmiştir.


Bilmediğine isim takmak, bilmek değildir. İnsan bir hâdisenin sebebini göremeyince rahatsız olur. Rahatsızlığını gidermek için ona bir isim takar ve meseleyi kapatır. Taktığı isim de tesadüf olur. Böylece hem bilmemiş olur, hem de bilmediğini itiraf etmekten kurtulur. Nefsin en sevdiği iş budur.


SEBEPLERİ İNKÂR ETMİYORUZ, SEBEPLERİ İLÂH DA EDİNMİYORUZ


Kimi sofiler sebepleri toptan inkâr eder, "hiçbir şey yoktur, her şey Allah'tır" der, işi tembelliğe döker, çalışmayı bırakır, doktora gitmez, sonra da başına gelene tevekkül adını verir. Bu bir sapmadır. Kimileri de sebeplere öyle bir yapışır ki artık Allah'ı hiç hesaba katmaz olur. Bu da bir başka sapmadır. İkisi de yoldan çıkmıştır.


Doğrusu şudur: sebepler vardır, ancak sebepler fâil değildir.


Sebep, işi yapan değildir. Sebep, işi yapanın arkasına gizlendiği perdedir. Allah sebeplerle iş görmez, sebeplerin içinde iş görür. Doktor iyileştirmez, Şâfî olan Allah iyileştirir; lâkin doktora gitmeyen de emre isyan etmiş olur. Rızkı iş vermez, Rezzâk olan Allah verir; lâkin çalışmayan da tembelliğinin karşılığını görür. Perdeye bakıp arkasındakini unutan gafildir, perdeyi hiç saymayan da ahmaktır.


"Göklerin ve yerin gaybının anahtarları O'nun yanındadır. Onları O'ndan başkası bilmez. Karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Bir yaprak dahi düşmez ki O bilmesin. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır." (Son Ahit, Kuran-ı Kerim, En'âm suresi 59. Ayet)


Örnek olarak dağ verilmemiş, deniz verilmemiş, güneş verilmemiş; bir yaprak verilmiş. Sonbaharda bir daldan kopan, rüzgârda savrulan, kimsenin görmediği, kimsenin umursamadığı bir yaprak. Yani âlemin en önemsiz, en tesadüfî görünen hâdisesi. Bu örnek, meselenin büyük hâdiselerde değil en küçük zerrede aranması gerektiğini gösterir: bu âlemde başıboş tek bir zerre yoktur.


Her şey tesadüftür diyenlere sözümüz şudur: bir tek yaprağı tesadüfe düşürsünler de görelim. O yaprağın nereye, ne zaman, hangi rüzgârla düşeceğini kim tayin ediyor? Cevapları yoktur; cevapları olmadığı için kelimeyle oynuyorlar.


PEKİ TESADÜF NEREDEDİR?


Tesadüf perdededir, hakikatte yoktur.


Zâhirde tesadüf vardır, çünkü insan sebeplerin yalnız görünen ucunu görür. Hakikatte tesadüf yoktur, çünkü hiçbir hâdise ilâhî ilmin dışından gelmez.


Duvardaki saate bakan bir adam düşünün. Akrebin yürüdüğünü görüyor, ancak kapağı hiç açmamış, içerideki çarktan haberi yok. Çıkıp diyor ki: "Bu akrep kendi kendine yürüyor." Adama kızmamak gerekir, gördüğü kadarını söylüyor. Ama gördüğü kadarını âlemin tamamı sanıyorsa, orada durup düşünmesi gerekir.


Bir hâdiseye tesadüf dediğimizde aslında şunu söylemiş oluruz: bunun hangi ölçüden geldiği bilinmiyor. Söylenecek en doğru söz de budur. Yalnız insanlar bilmiyorum demek yerine tesadüf der ve kendilerini rahatlatırlar. Bilmemek ayıp değildir; bilmediğine isim takıp meseleyi kapatmak ayıptır.


"Bilesin ki sana isabet eden şey, seni atlayacak değildi. Seni atlayan şey de sana isabet edecek değildi." 


HÂDİSELER, İLÂHÎ İSİMLERİN SÛRETLERİDİR


Âlemlerin Rabbi olan Allah bu âlemi sebepsiz bir oyun olsun diye yaratmadı. Bu âlem, O'nun güzel isimlerinin tecelli sahasıdır. İnsan ne zaman bir hâdiseyle karşılaşsa, orada mutlaka bir ismin hükmü yürümektedir; hiçbir hâdise isimsiz gelmez.


"En güzel isimler Allah'ındır. O hâlde O'na o güzel isimlerle dua edin." (Son Ahit, Kuran-ı Kerim, A'râf suresi 180. Ayet)


"Göklerde ve yerde bulunan herkes O'ndan ister. O, her an yeni bir iştedir." (Son Ahit, Kuran-ı Kerim, Rahmân suresi 29. Ayet)


Âlem bir kere kurulup kenara bırakılmış bir saat değildir; her nefeste yeniden yaratılmaktadır. Bu satırlar okunup bittiğinde âlem bir daha yaratılmış olacaktır. Böyle bir âlemde tesadüften söz etmek, evi aydınlatanı görmeyip ışığın kendiliğinden geldiğini söylemeye benzer.


Öyleyse başına bir iş geldiğinde sorulması gereken soru "bu neden benim başıma geldi" değildir. Sorulması gereken soru şudur: bu hangi ismin sûretidir.


  • Bir kapı yüzüne kapandıysa orada Mâni' ismi iş başındadır. Ancak Mâni' isminin altında çoğu zaman Hafîz gizlidir; kişiyi bir belâdan korumak için önlemiştir. Kapanan kapıya ağlanan günler yıllar sonra hatırlanır, insan o günlere utanarak bakar.

  • Bir kapı açıldıysa orada Fettâh vardır. Ancak her açılan kapı hayır değildir; kimi kapı imtihan olsun diye açılır.

  • Rızık daraldıysa Kâbıd, genişlediyse Bâsıt vardır. İnsanlar Bâsıt tecellisini sever, Kâbıd tecellisinden kaçar; oysa ikisi de aynı elden gelir. Çok kul vardır ki Kâbıd tecellisinde olgunlaşmış, Bâsıt tecellisinde şımarıp yoldan çıkmıştır.

  • Bir hâdise insanı sarsıp kırdıysa orada Kahhâr vardır. Kahhâr yok etmeye gelmez, içindeki putu kırmaya gelir; kırılmadan düzelmeyen kul çoktur.

  • Bir yardım hiç ummadığı yerden, sessizce, kimseye görünmeden geldiyse orada Latîf vardır. Latîf olanın işi böyledir; gelir de görünmez, insan sonradan anlar.

  • Bir hâdise insanı doğru yola çevirdiyse orada Hâdî vardır.

  • Bir hâdisenin mânâsı yıllarca açılmıyorsa orada Bâtın vardır. Bâtın, mânâyı gizler. Neden gizler? Çünkü kalp henüz o mânâyı taşıyacak kıvamda değildir. Vakitsiz açılan sır kulu helâk eder.


Aynı hâdise bir kula hidayet, bir başkasına imtihan, bir üçüncüsüne rahmet, bir dördüncüsüne perde olur. Hâdise birdir, isimler çoktur. Fark güneşte değil, aynadadır. Güneş herkese aynı vurur; kimi ayna parlatır, kimi ayna kararmıştır.


HER HÂDİSE SANA GÖNDERİLMİŞ BİR MESAJ DEĞİLDİR


Tesadüf yoktur sözünü duyan kimi kimseler hemen şu hataya düşüyor: başlarına gelen her şeyi kendilerine gönderilmiş özel bir işaret sanıyorlar. Sokakta gördükleri her rakamı, her rüyayı, karşılaştıkları her insanı kendi hikâyelerinin bir parçası yapıyorlar. Sonunda öyle bir hâle geliyorlar ki artık âlemi değil, kendi nefislerini seyrediyorlar.


Bu büyük bir aldanıştır. Tesadüf yoktur demek, her şey benim hakkımdadır demek değildir. Âlem insanın etrafında dönmüyor; ilâhî isimler onun hikâyesini süslemek için tecelli etmiyor. Bir hâdise bir isimle geldiği hâlde, o hâdisenin muhatabı kişinin kendisi olmayabilir; kenarından geçmiş de olabilir.


Bir hâdise karşısında kulun edebi, mânâsını hemen tüketmemektir. Acele verilen hüküm, çoğu zaman nefsin işine gelen hükümdür. Kul önce susmalı, sonra şunu sormalıdır: şimdi benden hangi edep isteniyor, hangi doğruluk, hangi sabır isteniyor.


Hakiki suâl budur. "Neden oldu" sorusu çoğu zaman cevapsız kalır. "Şimdi ne yapmalıyım" sorusunun ise cevabı daima vardır.


FALCILAR, ASTROLOGLAR VE ŞANS TÜCCARLARI


Bir tarafta her şey tesadüftür diyenler var; Allah'ı inkâr ediyorlar. Diğer tarafta hiçbir şey tesadüf değildir, gel sana hepsinin mânâsını söyleyeyim diyen medyumlar, astrologlar, falcılar, burçcular, enerji uzmanları (!) var. Bunlar da Allah'ın gaybını çalmaya kalkışıyor.


İkisi de aynı kapıya çıkıyor. Biri ölçüyü inkâr ediyor, öteki ölçüyü satıyor. Ölçüyü satan, inkâr edenden daha tehlikelidir; çünkü inkâr eden hiç değilse din adına konuşmuyor.


"Kim bir kâhine (gelecekle ilgili sırlara vâkıf olduğunu iddia eden) veya bir arrâfa (müneccim/astroloji bilgisiyle gaybı bildiğini iddia eden kimse, medyum) gidip onun söylediklerini tasdik etse, Muhammed (sav)'e indirileni inkâr etmiş olur." (Kenzu'l-Ummâl, h. No: 17684)


Kaderini bir yabancıya üç kuruşa okutmamak gerekir. Hâdiselerin mânâsı para karşılığında satılmaz; o mânâ sabırla, zikirle, istiğfarla, kulluğun içinde kalbe ihsan edilir. Satın alınan bir mânâ değil, satın alınan bir yalandır.


ÖYLEYSE KUL NE YAPMALI?


Bir. Hemen yorumlamayın, önce susun. Acele eden, nefsinin istediği mânâyı bulur.


İki. İstiğfar edin. Başa gelen kimi sıkıntılar işlenmiş günahların perdesidir. İstiğfar günahın kirini pasını temizler, işlerin önünü açar. Sabah akşam   istiğfarı ömür boyu terk etmeyin.


Üç. Sabredin ve şükredin. Belâ ve çilelerin içinde saklı rahmetler vardır. Allah kimi kuluna belâ verir, o belâyı günahlarına kefaret yapar ve kulunu temizler. Belâya üzülüp büyüttükçe belâ büyür, tebessüm ettikçe ağırlığı kalkar.


"Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele." (Son Ahit, Kuran-ı Kerim, Bakara suresi 155. Ayet)


Dört. Sebebe yapışın, sebebe güvenmeyin. Doktora gidin, ilacı alın, çalışın, kapıyı çalın; sonra kalbinizi Şâfî'ye, Rezzâk'a, Fettâh'a bağlayın.


Beş. Dua edin. Lâkin dua imtihanı ortadan kaldırmaz; kaldırsaydı imtihanın ne anlamı kalırdı? Belâ gelince herkes hatim indirir, belâ kalkardı; böyle bir dünya yok. Dua imtihanı kaldırmaz, kulu imtihana dayanacak hâle getirir.


Altı. Hâdiseyi isimle okuyun. "Bana bu geldi" demeyin, "bu hangi isimle geldi" deyin. Bu bir tefekkür ibadetidir, kalbi açar.


Sen hâlâ bu siteye, bu satırlara tesadüfen mi düştüğünü sanıyorsun?


Bu âlemde sahipsiz, köksüz, başıboş tek bir hâdise yoktur. Bir yaprak dahi izinsiz düşmez. İnsan çoğu zaman yalnızca ölçüyü bilmediği için buna tesadüf der.


Tesadüf, perdenin adıdır. Perde kalkınca tesadüf de kalkar.


Karşılaşmalar rastlantı gibi görünür. Oysa her biri, her nefeste yeniden yaratılan bir âlemin, kulun istidadıyla buluştuğu bir ölçüdür. O ölçünün üzerinde mutlaka bir ilâhî ismin mührü vardır.


Ancak bu mührü okuduğunu iddia edip insanlara satmaya kalkışmak ayrı bir meseledir. Bu mühür ancak kulluğun içinde, edeple, sessizce sezilir; sezileni gürültüye dökmemek velilerin edebidir. Bilen konuşmaz, konuşan bilmez.


İşin en doğrusunu, yalnızca Âlemlerin Rabbi olan Allah bilir.


Selam ve duayla.


Süreyya Hadi Ülker

hizirlayolculuk.com

© Hizirla Yolculuk 2021-2023
bottom of page